d e r g i b i   1 0   y a ş ı n d a  

  Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler Üye olun! 
Dergibi.com - ISSN 1303-6211    
• RÖPORTAJ  

Bugün:

FERHAT ÜNLÜ

Dokuz yıldır aktif gazetecilikle uğraşan Ferhat Ünlü, güvenlik, istihbarat ve terör konularında pek çok önemli haber, araştırma ve röportaja imza attı. Ünlü'nün çalışmalarının bir kısmı kitap olarak yayınlandı. 'Susurluk Gümrüğü' (Birey Yayınları, 2000), Eymür'ün Aynası (Metis Yayınları, 2001), Sadettin Tantan (Metis Yayınları, 2001) Ferhat Ünlü'nün yayınlanmış araştırma-inceleme kitapları. Ünlü'nün ilk polisiye romanı 'Buzdan Gözyaşı' 2002'de Bakış Kitaplığı tarafından yayınlandı. Yeni Şafak Gazetesi'nde mesleğini sürdüren yazarın; dergibi.com, Virgül gibi çeşitli edebiyat dergilerinde yazıları yayımlanmaktadır.

KİTAPLIK
Kız Kardeşim İçin, Jodi Picouli
Türk Kadın Tarihine Giriş, Necati Gültepe
Türkiye’deki Almanya - 1914-1918- Almanya’nın Türkiye’deki Kültürel Etkinliği ve Robert Bosch, Prof. Dr. Rifat Önsoy
Şehname'nin Türk Kültür ve Edebiyatına Etkileri, Dr. Bekir Şişman - Dr. Muhammet Kuzubaş
Meşe Fısıltıları, Oruç Aruoba
Mektuplar 1, Friedrich Wilhelm Nietzsche - Çeviren: Sedat Umran
Mektebin Bacaları, Nurettin Durman
Hiç, Carmen Laforet
Düş Gören Defter, Hayrettin Orhanoğlu
Çağdaş Yorumbilim Kuramları, Prof. Dr. Osman Bilen
Daha fazla kitap için tıklayın!


Ayrıntılar için
hemen tıklayın!


'Suç', edebiyatın zengin malzemesidir'

"Suç, 'gerçek' bir sorundur ve aynı zamanda edebiyat için iyi bir malzemedir. 'Suçun' edebiyata yansıması da 'gerçekçi' olmalıdır. Belki de suç işlememek için suçun teorik olarak çok iyi bilinmesi gerekiyor. Gizem edebiyatı dediğimiz tür buna imkân sağlayacak bir yapıya sahip."

KİTABIN KÜNYESİ
Bir Gölgenin İntikamı, Ferhat Ünlü, Everest Yayınları, İstanbul 2003, 284 s.
SATINALMA BİLGİLERİ
Ali Murat GÜVEN
a_muratguven@yahoo.com

“Bir Gölgenin İntikamı" adını taşıyan polisiye romanıyla büyük çıkış yapan gazeteci-yazar Ferhat Ünlü, adım adım kendi okur kitlesini oluştururken aynı zamanda polisiye türünü yenilemeyi amaçlayan özgün bir dil ve kurgunun da peşinde koşuyor.
Ünlü'yle, romanı üzerine mülâkat yapmak için son yılların geleneğine uyarak Beyoğlu'na çıktık, Türkiye’nin en büyük kitapçılarından Mephisto’ya gittik ve kitabevinin ikinci katındaki kafede bol köpüklü Türk kahvelerimiz eşliğinde “Bir Gölgenin İntikamı"nı konuştuk.

• Yıllarca denildi ki Türkiye inandırıcı ve derinlikli polisiyeler yazmak için kısır bir ülke. Ya da en azından üretimin kısırlığı bizde bu kanaati uyandırdı. Sonra birden hem yurtdışında hem de yurtdışında mekânları da kahramanları da Türk olan bir sürü yerli ve yabancı yapıt ortaya çıktı. Sence bu ne anlama geliyor? Türkiye öteden beri çok zengin bir kaynaktı da biz mi uyanamadık, yoksa Türkiye post-modern düzene geçtikten sonra mı cinayet, polisiye ya da 'suspense' yazarları için verimli bir vahaya dönüştü?

Sanırım, polisiyenin ilk kez Batı'da ortaya çıkışıyla ilgili toplumsal nedenlerin dışında, Türkiye polisiyesinin ciddi anlamda oluşmamasında "yakındakini görememe" diye tanımladığım o kadim alışkanlığımızın izlerini de görmek gerekiyor. Türkiye tabii ki gerek siyasal konumu, gerek stratejik özellikleri, gerek suç kaynaklarıyla kaliteli polisiye üretebilecek potansiyele sahip. Suçu olumlu anlamda bir zenginlik olarak almıyorum burada, sakın yanlış anlaşılmasın. Ama suç bir toplumun yapısını gösterme açısından çok önemli bir parametredir. Diğer bir sebep ise Türkiye'de hayatın hemen her alanında olduğu gibi edebiyatta da o genel 'devşirme mantığı'nın izlerini görmemiz. Polisiye sonuçta herşeye karşın Batılı bir tür.

• Neden 'Batılı' meselâ? Bir okur olarak bunu çok merak ediyorum. Polis teşkilâtı her yerde var, öyleyse polisiyenin de her yerde olması gerekmez mi?

Batı çıkışlı olmasının sebebi aslında çok belirgin. Sanayi Devrimi sonrası insanının ihtiyaçlarını karşılayacak bir türdür polisiye. Bireyin sanayileşme sonucunda toplumsal yaşamda uyum sorunları yaşamasıyla birlikte polisiye de ortaya çıkıyor ve hem kişinin kendi iç çatışmaları hem de toplumla çatışmalarının sözcüsü oluyor bir anlamda. Türkiye'de böyle bir süreç yaşanmadığı için biz de çıkış itibariyle Batılı bir türdür diyoruz.

• Benim dışarıdan gözleyebildiğim kadarıyla, polisiyede iki ana gelenek var. Biri kahramanların suçun yanında ve karşısında olanlar şeklinde kesin çizgilerle ayrıldığı, iyi kahramanların sürekli asil davranışlar sergilediği, Arthur Conan Doyle'un Sherlock Holmes'u ya da Agatha Christie'nin Hercule Poirot'su gibi idealize, pürüzsüz karakterler. Öte tarafta ise Raymond Chandler'ın Philip Marlowe'u ya da Mickey Spillane'in Mike Hammer'iyle karşılığını bulan, küfürbaz, savruk, yataktan sürekli geç kalkan, zaman zaman kendileri de ufak tefek suçlar işleyen kusurlu kahramanlar yer alıyor. Sen bu iki akımın hangi tarafındasın?

Bu önemli bir soru... Kaçış yazını olarak nitelendirilen tür varlığını sürdürürken 1920'lerde ABD'de yeni bir akım gelişmeye başlıyor. Dashiel Hammett ile Raymond Chandler da bu türün öncülüğünü yapıyorlar, daha sonra buna 'kara roman' adı veriliyor. Burada bir anlamda insanüstü, göksel detektifler artık yeryüzüne iniyor, gerçek kişiler haline geliyorlar. Ben suçun çok 'gerçek' bir şey olduğuna inanıyor ve bunun edebiyata yansımasının da 'gerçekçi' olması gerektiğini düşünüyorum. Ve belki de suç işlememek için suçun teorik olarak çok iyi bilinmesi gerekiyor. Gizem edebiyatı dediğimiz tür buna imkân sağlayacak bir yapıya sahip.

• Yani kısaca, detektif Hercule Poirot'dan çok detektif Philip Marlowe'a yakınsın.

Bu doğru. Sonuçta sorun romanın klişelerinden yararlanacaksınız ama sorun roman yazarken de okuyucuyu tamamen devre dışı bırakmamak ve oyunu dürüstçe kurmak gerekiyor. Ve de 'gerçeklik'ten hiç kopmamak...

• Kitaplarında, gerçek hayatta karşımızda olan pek çok imgeye sıklıkla göndermeler yapıyorsun. Son romanında da gözde rock grubun Pink Floyd'a hoş göndermeler göze çarpıyordu. Yıllar önce Forsyth'ın Odessa'sında da bu tür değinmeler yakalamıştım. Aspirin, Alfa Romeo, Lucky Strike sigarası hatta kahramanın kullandığı kaleme kadar marka verme düşüncesi dikkatimi çekmişti. Edebiyatta, bilinen mekânlar, insanlar ve markalardan sıklıkla bahsederek romanının gerçeklik dozunu yükseltmek gibi bir teknik sözkonusu. Sanırım sen de bu tekniği bilinçli bir biçimde kullananlardansın.

Evet bir taraftan gerçekliği pekiştirirken, diğer taraftan da karakterler bazı sınırları aşsın istiyorum. Pink Floyd dinleyen bir casus karakter gerçeküstü değil, ama sıradışı. Hayatla ilgili temel kaygıları olsun istiyorum karakterlerin. İlk roman 'Buzdan Gözyaşı'nda da Pink Floyd'a göndermeler vardı. 'Bir Gölgenin İntikamı'nda ise bilhassa suç edebiyatını kuran ve geliştiren yazarlara göndermeler var. Bu ise 'geleneği' önemsediğimizin bir kanıtı. "Yeni"yi "eski"den beslenerek kuruyor, böylelikle bir gönül borcunu da ödemiş oluyorsunuz. Edebiyat dönemini yansıtmalı elbette. Dönemini iyi yansıtan eserler daha sonra klasik oluyor. Marka, genel olarak tüketime işaret eder. Bendeki göndermeler tüketime işaret etmek için değil. Ama modern dönemin tüketim sorununu işlemek için markalara gönderme yapılması gerekiyorsa yapılır.

• İnsan hayatına kasteden suçların inanılmaz boyutlara ulaştığı bir çağda, barış gönüllüleri de zaman zaman şiddet sinemasını ve suç edebiyatını kışkırtıcılıkla suçluyorlar. Önce cinayetler işlendi de polisiye yazarları bunlardan mı esinlendi, yoksa vahşice cinayet işleyenler mi polisiye yazarlarından etkileniyor?

Madde mi önce, ruh mu sorusu gibi oldu bu... Tabii, edebiyat toplumdan beslenir ama ondan hep bir adım öndedir. Sanatın güncelden kopuk, günceli aşan bir duruşu var güncelden beslenmekle birlikte. Edebiyattaki cinayetler daha özgün, daha ilerde olabilir. Ama benim bildiğim suç edebiyatından esinlenip de cinayet işlemeye dair tarihsel bir veri yok. İstisnası varsa da kaideyi bozmaz. Zaten kitaplar yaşamdan çıkarlar, eğer illa ki bir başlangıç noktası, bir günah keçisi aramak gerekiyorsa bu hayatın ta kendisidir, edebiyat değil! Polisiye edebiyat suça ilham kaynağı olmanın aksine, suçu önler. Akıl sağlığı yerinde hiç kimse suçla bezeli bir dünyada yaşamak istemez. Hele de polisiye yazarları asla! Bununla birlikte Batı'daki dönüşüm sürecini de küçümsememek gerekiyor. Batının daha farklı suçlara bulaştığı doğrudur, ama bizim belki de yirmi yıl sonra yapacağımız sorguları şimdiden yapıyor ve önlem almaya çalışıyorlar.

• Bir tek misket bombasının bir defada birkaç yüz kişiyi paramparça ettiği ya da nükleer bir füzenin bir kenti haritadan sildiği bir dünyada yaşıyoruz. Japonya'da, Vietnam'da ve Irak'ta yaşananlar bunun birer kanıtı. Oysa Christie'nin döneminde bir top mermisinden daha güçlü silah yoktu yeryüzünde. Kana susamış bile olsanız bir defada ancak 20-30 kişiyi katledebilirdiniz. Böyle korkunç bir dünyada bir ya da birkaç cinayet ve onu çözmeye çalışan kişilerden oluşan bir kompozisyon ne kadar gizemli, ne kadar anlamlı?

Evet devletler daha büyük suç işliyor, savaşlar oluyor. Ama bireyin suçla bağı ve ilişkisi hiç sona ermeyecektir. Sanayi Devrimi'ne kadar insan doğayı, çevresini, nesnel olanı algılamaya yönelik bir eğilim içindeydi. Daha sonra birey, aynayı kendine yöneltti gibi. Bireyin sorunu çözümlenmedi, hattâ daha da arttı. İşte tam da bu yüzden birkaç cinayet etrafında belirli kişilerden oluşan olay örgülerinin daha iyi edebiyat meselesi olduğunu düşünüyorum. Zaten insanlar bir romanı ellerine aldıklarında karşılarında bir muhatap arıyorlar. Bu da haliyle birey olacaktır. Devlet gibi devasa bir yapıyı okura tarif edemezsiniz. Velev ki ettiniz, o takdirde bu tarifinizin okuyucu tarafından anlaşılması hayli güç olacaktır. Ama bir ya da birkaç kişiyi hakkıyla anlatabilirsiniz.

• Biz Batılı olmak için bir yerlerini yırtan, ama özünde bal gibi Doğulu bir toplumuz. Bu toplum, Eski ve Yeni Ahit'i de Kuran'ı da hak mesaj kabul eden insanların toplumu. Bütün kutsal kitapların öncelikli emri 'Öldürmeyin'dir. Sen ise öldüren insanlar üzerine yazıyorsun. Şimdi gerçek hayatta cinayetler, kıyımlar, bir masumun yok edilmesi her zaman mutlu sonla bitmeyebiliyor, suçlu hiçbir zaman yakalanmayıp keyifli bir hayat yaşayıp ancak Tanrı'nın belirlediği bir günde ölebiliyor, kanunun belirlediği bir günde değil. Öte yandan romanlarda okurun suçlunun cezalandırılması yönünde bir sabırsızlığı vardır. Her iki romanında suç ve cezası nereye oturuyor?

Polisiye üzerine yazıp çizmiş insanların temel meselelerinden biri olmuş zaten bu sorun. Polisiye biraz da suçluyu cezalandırdığı için sevilir deniliyor. Şimdi polisiyenin açtığı pencerede iki temel şey görüyorsunuz: Birincisi suç her zaman var. Bu bir gerçek. İkinci yön ise polisiyenin 'gerçek' olan bu suçu kimi zaman gerçeküstü bir biçimde olsa da her zaman çözmesi ve ceza verebilmesi. Detektif suçluyu bulup çıkarıyor. Okuyucu bunu seviyor.

• Romanına biraz odaklanalım. Romanı, özellikle polis davranışları açısından oldukça gerçekçi bulduğumu belirtmeliyim. Karakterlerinin tamamı kanlı-canlı, 'yaşayan insanlar'... Bu ikinci romanını ilkiyle kıyaslarsan, ne kadar yol katettiğini düşünüyorsun?

Bunu hem özeleştiriyle, hem de çevredeki insanların eleştirileriyle anlamaya çalışıyorum. Şimdiye kadar görülen o ki ikinci roman ilkine göre daha iyi oldu. Edebî bir metin üretiyorsanız, bir sonrakinin bir öncekinden kesinlikle daha iyi olması gerekiyor. En iyi eserini, en başta ortaya koyan birinin ruhundaki potansiyeli çabucak tüketeceğine inanıyorum. Hatta, belki de yazacağınız en iyi roman, ölümünüzden önceki son romanınız olmalı.

• Kitapla ilgili olarak, okurların ilk yargıları nasıl? Doğrudan değerlendirmeler alma şansı bulabildin mi?

Genel olarak insanlar suçu bir sorun olarak belirlemiş ve bir gizem düşüncesi etrafında örülmekle birlikte, suçun psikolojik arka planına ışık tutmaya çalışan bir roman olarak görüyorlar "Bir Gölgenin İntikamı"nı. İçinde derin sorgular olmasına rağmen kolay okunabildiğinin belirtilmesi de benim açımdan bir başka önemli sonuç. Karakterleri seviyorlar, hatta kimileri "Filanca kahramanınızı kendime benzettim" diyor. En çok sevilen roman kişisi de "Savaş." Gerçi kitap henüz piyasada çok yeni, ancak böyle değerlendirmeler yapan bir dizi okurla karşılaştım. Bunlar iyi işaretler sanırım.

• Peki senin romandaki favori kahramanın kim? Ya da üzerinde en iyi çalışma fırsatı bulduğun karakter hangisi?

Üzerinde en iyi çalışılmış derseniz "Savaş" derim. Öyküyü o anlatıyor. Ama ben "Timuçin"i daha çok seviyorum. Çünkü hayatla daha anlamlı ilişki kurmuş bir kişilik.

• Peki Türkiye üzerine kahramanlar üretip yazan yabancılar hakkındaki görüşlerin ne yönde? Yani, "Bizim yeterince yazma kapasitemiz var, onların da yeterince zengin bir konu hazinesi. Batılılar ellerindeki insan malzemelerine baksınlar, biz kendi öykülerimizi kendimiz anlatırız" mı diyorsun, yoksa bunun yararlı bir çeşitlilik olduğunu mu düşünüyorsun?

Bence olmasında fayda var. Ne kadar çok çeşit varsa zenginlik de o kadar artar. Onların polisiye romanda Türkiye'yi kullanmalarını, iki yüzyıllık geçmişi olan bir geleneğin izlerinde görmek gerek. Bir süredir "dışarıya" olan merakları bayağı ivme kazandı. Biz henüz bu yolun başındayız, doğal olarak ilk aşamada kendi içimize dönük öyküler üretirken onlar ise şimdilerde başka kültürlere yöneliyorlar. Türkiye onlar için oldukça gizemli, insan ve mekân malzemesi açısından zengin bir coğrafya. Bundan beslenmek istiyor olmalarına hiç şaşırmamak gerek. Anadolu toprakları, sahip olduğu bu zenginliklerle uluslararası polisiye dünyasında hak ettiği yeri almalı kanımca...

• Suç öyküleri şimdiye kadar en fazla New York'a taşındı. Arka plan olarak New York'u kullanmayı pek sevdi polisiye edebiyatı, şimdi İstanbul'u da kullanmayı istiyor gibi. Pekiyi, İstanbul bu kadar kirli bir kent mi sence?

Ben bunu kötü niyetli bir tavır olarak görmüyorum, kirlilikle de açıklamıyorum. İstanbul'un imajı dış dünyada bazen tüm bir Türkiye'nin imajından bile daha öne geçiyor. Bugün yeryüzünde Türkiye'nin coğrafi konumunu bilmeyen pek çok insanla karşılaşabilirsiniz. Ama İstanbul'un adını duymamış insan yok gibidir. Kanımca, polisiye edebiyatın ustaları da İstanbul'un bu büyüsünden ister istemez etkileniyor ve biricik kentimizin gizemli atmosferinden yararlanmaya çalışıyorlar. Sözgelimi İsviçreli yazar Paul Dürrenmatt'ın klasik eseri "Yargıç ve Cellatı"nda görürsünüz bu yararlanma çabasını. Öykü İstanbul'da başlar ve Avrupa'ya taşınır. Bu kitabın güzel bir de filmi yapılmıştı. Gizem dolu İstanbul görüntüleriyle bezeliydi film.

• Günümüzde polisiye edebiyatında bir takım küçük "güç adacıkları" oluşmuş gibi. Sen ise şu veya bu adanın mensubu değilsin, tamamen bağımsız bir görünüm çiziyorsun. Şimdiye kadarki ürünlerini de bu adacıklara dahil olmadan ortaya koydun. İlk tepkilerden anlaşılıyor ki yazım tarzın -sırtını bir yerlere yaslamamana rağmen- okurların ilgisini çekti. Polisiye edebiyatta bir parsellenmişlik olduğu yönündeki saptamalara sen de katılıyor musun?

Bu, polisiye edebiyattan önce edebiyatın genel bir sorunu. Polisiye güç adacıkları oluşturma daha geriden geliyor. Kitle kültürünün ve bu kitleyi güdülemenin tirajlara büyük etkisi var, bu çok açık. Bunu edebiyatçılar da tartışıyor. Medyanın sanata bakışındaki yüzeyselliği biliyoruz. Günübirlik rüzgarlarla şişip havalanan çok balon var. Yalnız edebiyatta değil, her alanda. Burada katıksız edebiyatçıların devreye girip, gerçek standartları koymaları gerekiyor. Toplumun beğeni düzeyindeki yükselişi ancak rafine sanat adamlarının kılavuzluğu sağlayabilir. Tabi bir romanın içeriği görülmeksizin sunulması yazar açısından da sıkıntılar doğuruyor, "zamana karşı kalıcı olma" ilkesini cidden zorluyor bu durum. Entelektüel kesimin de medyanın bayraktarlığını yaptığı bu popüler kültür alanına pek girmek istemediğini görüyoruz. Elit bir tavır bu, kendi içinde de son derece haklı aslında. Fakat herkesin elini taşın altına sokması gerekiyor bu günübirliklik ve yozluk sorununun giderilmesi için. Polisiye edebiyatın gelişimiyle ilgili bütün yayınların yararlı olduğunu düşünüyorum. Çünkü Türk polisiyesi daha yolun başında ve medyanın da kontrollü desteğini alarak palazlanmak zorunda. Ben bir grubun ya da kliğin adamı değilim. Temel bir meselem var, o da ulusal polisiye edebiyatın gelişimine katkıda bulunmak. O veya bu yazar farketmez, medyayı da bu bilince doğru yönlendirmekte yarar görüyorum.

'Polisler polisiye roman okumuyor'

• Türk Emniyet Teşkilatı'nı yakından tanıyorsun. Polisiye edebiyatı takip eden polislerimiz var mı?

Polislerin pek fazla okuma alışkanlığı yok açıkçası, haliyle polisiye de okumuyorlar. Gerçi mesleki temaslarımda benim kitapları okuyan birkaç polis şefine rastladım, ancak bu genel durumu değiştirmiyor. Halbuki bence gizli servisçiler fırsat buldukça kaliteli casusluk romanları, polisler de polisiye okumalı. Bu elbette ki 'gerçek bir polisiye soruşturma kurmacalardaki gibi yürür' anlamına gelmiyor. Ama size bir ana fikir veriyor. Bir tür entelektüel egzersiz yapmış oluyorsunuz.

• Peki 'Bir Gölgenin İntikamı'nın yazarının gerçek hayatta kanla ve şiddetle ilişkisi nasıl? Hiç yeni ölmüş birinin cesedine dokundun mu meselâ?

Hayır, hiç dokunmadım. Belki de yazdığım için dokunmuyorum. Böyle olması da gerekmiyor. Milan Kundera, karakterlerinin 'kendisinin ancak kenarlarında dolaşabildiği bir sınırı aştığını' söylüyor. Savaş ya da Timuçin de böyle benim için. O sınırı aşınca iyi roman kişisi haline geliyorlar belki de.

'İdam cezasının yararına inanmıyorum'

• Türk toplumu olarak, yasalarımızdaki 'kana kan' kuralını, yani idam cezasını AB standartlarına uyabilmek adına kaldırdık. İdamın ortadan kalkması bir gruba göre müthiş faydalı bir şey, -benim de aralarında bulunduğum- kimilerine göre ise vahşi suçların caydırıcılığını azaltan çok zararlı bir düzenleme. Bu konuda sen ne düşünüyorsun?

İdamın kaldırılması politik bir konu. Uzmanlık alanıma girmiyor. Ama genel anlamda suçun kökenlerinde de ceza verme düşüncesinin olduğuna inandığım için, suçu suçla bertaraf etme anlayışına karşıyım. Suç benim için bir kaynak, ceza vermek ya da devlet tarafından nasıl ceza verilmesini gerektiğini söylemek benim işim değil.

• Bence sorudan kaçıyorsun. Soruyu sorarken ben kendi duruşumu açıkça belirledim. En azından sen de şuna cevap verebilirsin. İdamın kalkması suçu caydırma ilkesine zarar veren bir şey mi, değil mi?

Teorik olarak, ileri sürdüğün bu tez tartışılır. Ama Türkiye'de yargının da bağımsız olduğunu söylemek mümkün değil. Siyasetin kendisi yargı üzerinden politik çıkarlar sağlamaya çalışıyor, yargı da diğer taraftan politikayı kullanıyor. Sonuçta bu, yani idam cezası bir insan yargısı. Hele de politize olmuş insan yargısı giderek yanlış sonuçlar üretebilir gibi geliyor bana. Üstelik çok daha temel bir şey söyleyeyim. Kişi için müebbet hapis cezası, ölüm cezasından daha büyük bir ceza bence. Ölünce dünyayla ilişkiniz kesiliyor, ama ömür boyu hapis yatarken hayatın içinde ölümü yaşıyorsunuz belki de bir anlamda. Ölülerle konuşma imkânımız yok, ama bunu en azından müebbet mahkûmlara sormak gerekiyor.

1 Ocak 2004

| geri dön |

| yazdır |

| favorilere ekle |

| yukarı |



BLOG DERGİBİ ÜYE GİRİŞİ
Kullanıcı Adı:
Parola:
Beni hatırla Yeni Üye Kaydı
Parolamı Unuttum
Oturumu Kapat
Blog Dergibi'ye giriş

  Ana Sayfa
  Kitap
  Dosya
  Röportaj
  Şiir
  Şiir Okulu
  Çeviri Şiir
  Öykü
  Haberler
  Deneme
  Yazarlar
  Dergiler
  Eleştiri
  Polemik
  Ajanda
  Gezi Notları
  Anketler
  E-Posta Grubu
  E-Kart
  Sohbet Odası
  Arşiv
  Blog Dergibi
  Arama Servisi
  Medya Dünyası

ARAMA SERVİSİ
Web Dergibi'de

KİTAP ARAYIN!



Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz.


Alexa Rating

Her şey rutin, hatta soluk almak bile! - Melih Bayram Dede

 Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler Künye | Basın Odası | Reklam | Sponsorluk 


Dergibi'nin içeriği, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ile korunmaktadır. Site içeriği, kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Dergibi tüm katılımcılara açıktır. Ürün göndermeden önce Katılım Şartları'nı okuyunuz. Her türlü yazışma için Mesaj Formu kullanılmalıdır.

© 1999 - 2000 - 2001 - 2002 - 2003 - 2004 - 2005 - 2006 - 2007 - 2008 - Her hakkı saklıdır. - Dergibi
Blog Dergibi / Melih Bayram Dede / TechnoLogic / Medya Dünyası / GebzeRehberi.com / Yeni Şafak Bilişim / Sosyal İm / Flash Oyun / Nitro Model Hobby