d e r g i b i   1 0   y a ş ı n d a  

  Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler Üye olun! 
Dergibi.com - ISSN 1303-6211    
• ÖYKÜ  

Bugün:

KİTAPLIK
İhtilal İhtiras ve İdeal 68 Kuşağı Hakkında, Erol Kılınç
Uzak Yıldız, Roberto Bolaño - Çeviri: Zerrin Yanıkkaya
Derin, Mehmet Aycı
Şehit Enver Paşa, Nevzat Kösoğlu
Yakı, Mehmet Aycı
İmparatorluğun Denizi Akdeniz, Roger Crowley
Niyâzî-i Kadîm, Hallâc-ı Mansûr’un Menâkıbnâmesi, Dr. Mustafa Tatcı
Posta Kodu Aşk, Mehmet Şamil
Necip Fazıl - Tenkitler, Polemikler, Kavgalar, Murat Ertaş
Kız Kardeşim İçin, Jodi Picouli
Daha fazla kitap için tıklayın!


Hızır

Nevzat AKYAR
nevzatakyar@hotmail.com

Gözlerini oğuşturarak açtı pencereyi, akşamdan kalan o rezil kokuları (akşam öyle gelmemişti oysa kokular) evden kovmak, odayı sabahın keskin ve tertemiz havasıyla doldurmak istiyordu. Boğazında çamur tadında nikotin, yüzünde silmeden kalan makyaj artıkları ve asık suratıyla pencereye dayanmıştı. Ne olmuştu yine, geçen bunca yıl ona ne vermişti ya da hayatına ne yenilikler getirmişti de bu yeni yılı gümbür gümbür karşılamışlardı. Şimdi bunları düşünmenin anlamı yoktu oysa, kalabalığa uymuş, adet böyledir diye felekten bir gece çalmışlardı, yoksa felek onlardan bir yıl mı çalmıştı.. belki.....

Oda leş gibi alkol ve sigara kokuyordu, oğlanın odasına girdiğinde farketti televizyonun hala açık olduğunu, yatağında sızmış oğlan hala uyuyordu, yatak darmadağındı.

Lavaboda yüzünü yıkamaya başladı, akşamdan kalma mahmurluk ve makyaj artıklarını sildi, yüzüne gerçek rengini vermek istiyordu, ne kadar da unutmuştu yüzünün gerçek rengini, solmuş bitkin ve kırışmış yüzünü gördü, her gün unutmak, görmemek için üst üste boyalarla kapanan yüz çizgilerini. Oysa kırk yıl önce yetmiş yaşındaki babaannesinin cildi ne kadar yumuşak, güzel ve temizdi, birden onu hatırladı, kırışıklıklarının bile kendince bir asalete sahip olduğu o babaannesinin yüzünü. Anne ve babasını hatırlamadı bile, çılgın akşam partilerinde kucağında uyuduğu babaannesi, onun okuduğu “hasbinallah”lar, “estağfirullah”lar tekrarlayıp duruyordu kafasının içinde, hem çay koyuyor ocağa hem sigarasını yakmış hem de babaannesi gözünün önünde.

Yine bir yılbaşı sabahı, pencereye konmuş donmak üzere olan bir serçe yavrusu görmüşlerdi babaannesinin yattığı odanın penceresinde, tüylerini kabartmış tir tir titriyordu, usulca onu içeri almıştı yaşlı kadın, kuş hiç ürkmemişti, oysa kendisi kaç kez pencereye konan kuşlara uzanmıştı da tutamamıştı, şimdi bu kuş kendini annesinin avucunda hissetmişti yaşlı kadının ellerinde. “-Bak, demişti yaşlı kadın, bir emanet geldi bize, buna iyi bakalım ama kimseye söyleme yoksa sırrı kaçar demişti. Anlamadan baş salladı onaylarcasına, sır neydi emanet neydi bilmeden. Neden bize geldi, kim onu yolladı buraya, yaşlı kadının ona sahip çıkacağını nereden bilmişti, bilmiş miydi, rastlantı mıydı, evet evet rastlantı diye düşünmüştü o zaman, kocakarıyı ne kadar severse de bu kadarı da olmazdı, işte sadece bir kuştu alt tarafı.

“Dünyadaki tanesi bitmemiş demek ki, bize geldi” demişti, bu lafın, hep ölümden kıl payı kurtulan insanlar için söylendiğini duyardı, demek ki asıl söz kuşlaraymış diye düşünmüştü. Yok yine olmadı, herşey insan için demişti babası, niçin insanlar dururken kuşlar için önemli bir söz söylensin ki. Ama o zaman bu hayvancıklar neden karıştırılıyordu insanları ilgilendiren meselelere madem ki her şey insan için. Offf olmayacak, bunları düşünürken çay taşmıştı işte, sabah sabah bu ne hafakandı böyle. Çay demlenilecek, kahvaltı hazırlanacak, piyango biletlerine bakılacak, dışarıda buz kaplı sokaklarda simitçi bile gezmiyor, neden böyle, tatilse tatil, simit yemiyecek mi çocuklar. Acaba babası mı haklıydı herşey insanlar için derken, herşey bizim için mi demek istemişti, yok bu kadar da bencil değildi babası, ama o kuşu görünce ne kadar alay etmişti onunla, hatta çorbaya koyalım bunu demişti, akşamdan kalan hindiye karıştıralım da demişti, hayır ya ahh baba bu kadar gaddar mıydın sen ya....

“Ah babaanne ya yılbaşı sabahı ne vardı şimdi aklıma takılacak yoksa toprağında canın mı sıkıldı da bana uğradın tamam seni severdim, vallahi hala severim ama şimdi git gözümün önünden ya, yok yani öyle demek istemedim, kafam karışık anla lütfen ya, canım sen anlarsın beni canım babaannem, bitanem benim.

Bir hafta boyunca o kuşa bakmışlardı beraber, yedirip içirmişler, bu dünyadaki bitmemiş daneleriyle karnını doyurmuş ve güneşli bir kış günü pencereden salmışlardı, pırrrrrrr uçup karşı badem ağacına konmuştu, sonra tekrar pencereye gelip bir iki sağa sola kuyruk sallayıp tekrar uçmuştu. Babaannesinin sesi gitmiyordu kulaklarından, “bu bir emanet bize”. Neden bize, biz neden kabul ettik bu görevi yoksa görev verilmiş bir emir miydi, o kuşu eve almasak ne kaybederdik, her geleni hızır bilmek benim babaannemden başkasının bilmek zorunda olmadığı bir sır mıydı, yoksa bütün babaanneler bunu bilir miydi, benim annem de yıllarca babaannelik yapmıştı ama bir serçe bile gelmemişti onun nasibine bir emanet alma sorumluluğunu tatmadan bu dünyadan ayrılmıştı. Babaannem ise sayısız emanet yüklenmiş her birini ayrı bir misafir edasıyla memnun etmiş her birini beslemiş yıkamış kurutmuş yaralarını sarmış ve vakti gelince kendi hayatlarına salmıştı. Kafası karmakarışıktı, bu hafakan mıydı, hatırlatma mıydı, sadece bir gelip geçici an mıydı... “Bu gidenler hızır kızım hızır, göreceksin nasıl artacak evde huzur” diye de tekerleme söyleyip dururdu ihtiyar kadın, gerçekten de babaannesi öldüğü yıldan sonra evin beti bereketi huzuru uçup gitmişti. Ne olmuştu da babasının işleri bozulmuş, ortakları onu aldatmışlar, adamcağız aylarca ondan bundan sermaye dilenmiş işyerine icra gelmiş her ne olduysa, işleri açılmış babaannesi ölmeden önceki malvarlığına ancak beş yıl sonra ulaşmıştı. “-Her şey insan için, bu dünyada başka anlamlı bir şey yok, dünya bizim malımız, zenginlik kapanın elinde kalır, bekleme uzat ellerini ulaşabildiğin yere” derken mallar uçuvermişti bir gün elinden hem de hiç ummadığı bir zamanda. O artık bu kurtuluşun, babasının aylar süren çabalarına değil, babaannesinin sağlığında misafir ettiği ve Hızır bildiklerinden aldığı minnet ve teşekküre bağlı olduğuna inanıyordu. Neydi Hızır, emanet, misafir, neydi dilini anlamadıkları o hayvancıklara bunca itina, bu Hızır sandıkları, huzur da mı veriyordu da onlar eve uğradıkça artan bereketin yanı sıra evde mutluluk eksik olmuyordu. Onca bereket ve mutluluğa rağmen babaanne hiç davranışlarını değiştirmez aynı akl-ı selim ile karşılar ve izlerdi olanları. Huzur onda hiç eksik olmadığı gibi en küçük bir artma da göstermezdi o hep aynı dingin ruh halinde aynı mütebessim haliyle karşılardı olayları. Onu kaybettikten sonra evin huzuru da kaçmıştı, oysa sağlığında varlığı bile farkedilmezdi, sadece o ve kardeşleri babaannelerini hatırlarsa arada bir, halini sorarlardı. Şimdi sanki onunla birlikte bütün huzurları da kaçmıştı, bu kaybı onun olmayışına bile bağlamamışlardı ama işte yıllar sonra o bunu hatırlamıştı. Ölümünden az sonra büyük ağabeyi okulu nedensiz yere savsaklamaya başlamış, notlar düşmüştü, iki yıl üst üste sınıfta kaldığı yetmez gibi bunu kaale bile almaz olmuştu, aylar sonra kendi rüyasına giren rahmetli babaannesi kulağına fısıldamıştı oğlana bir evli kadının musallat olduğunu. Allah'ım ne biçim şeyler geliyor aklına insanın bu yılbaşı mahmurluğunda yani sırası mı hatıraların diye kendi kendine konuşuyordu. Oysa felaketler ne çok yer tutmuş hayatlarında şimdi farkediyordu. Kız kardeşi bir bisiklet kazası yapmış, aylarca yatakta alçılar içinde kalmış, güç bela ayağa kalkmıştı, artık kaybettikleri bir okul dönemini bile düşünmemişlerdi.

Her üç felakette de anne ve babasının en inanmadıkları şeylerden derman aramaları ise ne kadar garipti. Dualar, hocalar, duası makbul kimsesiz saf kızlar, memlekette hangi dinden olursa olsun duasını istemedikleri hiçbir din adamı, adak adanmadık bir dal ağaç, bir kilise, cami, mescit bahçesi, içilmedik şifalı okunmuş su kalmamıştı. Sanki Kur'an'ın (önceden hangi odada olduğunu bile bilmezlerdi) şifalı bütün bölümleri su içinde eritilmiş ve içirilmişti ev halkına, evde o suyun damlatılmadığı bir metre yer kalmamıştı, artık ne ise üzerlerindeki tersliğin sebebi, büyü mü, haset mi, cin mi şeytan mı defolup gitsinlerdi bu çatı altından. Oysa şimdi aklına gelmişti, aylarca süren bu sıkıntılı günlerde bir tane bile emanet almamışlardı, evden dışarıya karşılıksız hiçbir yardım çıkmamıştı. Kapıya gelen kediler köpekler, pencereye konan kuşlar (ah hele o kuşlar babaannesi bir tanesini bile aç açıkta bırakmamıştı o kuşların, -“kızım belki bu hızırdır, hızır olmasa da baksana elimize düşmüş bir “hazır”dır kaçırmayalım sevabını” derdi) sadece pislik yapan hayvanlardı ve bu dünyadaki görevleri insanların zevklerine ve iştahlarına hizmet etmek olduğuna göre asla yüz bulmazlardı babası ve annesinden. Zaten babası her şeyin bedeli olduğunu bilir ve bunu parayla öderdi. Okuttuğu bütün dualara, sulara üflenmiş Kur'an'lara bile yüklü paralar vermişti, parasız bir şeyler yaptırmak aptallıktı çünkü ona göre. Para karşılığı olmadan yapılacak dualar, tutmayacak zamanda aşı yapmak gibi saçmaydı, para her kilidi açardı, dualar bile desteklenmeliydi parayla, maazallah para vermezse dua beklerken beddua bile ederdi bu duacılar. Ama olmamıştı, hiçbir dua işe yaramamıştı “-boşuna verdik onca paraları duacılara hanıııımmm, ben bunlarla küçük de olsa toplardım sermayeyi” diye hayıflanmaz mıydı, işte o sıralar daha sık aklına düşerdi emanetler, hazırlar, hızırlar ama tam anlamadığı bu terimlerden de çok uzakta bulurdu kendi ruh halini. Evet evet öyleydi, yıllardır unutmuşlardı o tür şeyleri... Amannnn yılbaşı sabahı düşünülecek şey miydi bunlar, zaten yine amorti bile vurmamıştı biletlere, off ya babaannesi neredeydi be, ne olurdu o kadar şanslı kadın bir kez olsa da biletleri kendi elceğiziyle çekiverseydi.... neler düşünüyordu, bardağa doldurduğu çay buz gibiydi.. “-Hadii babaanne terket beni terketttttt diyor, ama olmuyor terk etmiyordu, o ne kadar unutmak istese işte o yakasını bırakmıyordu.

Yıllardır pencereye bir kuşun konmadığını düşündü, evet ilk kez düşünüyordu, yıllar geçmiş babaanne toprak olmuş (acaba olmuş muydu, o toprak olduysa capcanlı gözlerinin önüne gelen bu ihtiyar kimdi, onun ruhu muydu, yok canım... gerçekten.. ya oysa, ruhuysa yani... babaannesinin, olamaz mıydı, yıllarca, ölüp gittikten sonra bir daha bu konulardan bahseden olmamıştı, ama ya her şeyi tam da kalbine göre denk getiren, evde o yaşarken var olan, ölünce de uçup giden bereketin ve huzurun sebebi, babaannesinin bu dediği doğruysa (–ceset çürür belki ama ruh baki kalır) neden olmasın ki) o günden beri bir tek kuş konmamıştı pencereye. Sabahları pencere altında ölü kuş bedenleri bulurdu sık sık ama hiç pencerede görmemişti. Allah'ın tek günü onlardan yardım istememişler, pencere gagalamamışlardı, bir tek kedi uğramamıştı kapılarına, bir tane dilenci görmemişti kapısında. Aman Yarabbi yoksa, kendilerini yok mu saymıştı o sayanlar, hiç hızır uğramamış mıydı kendilerine, ya da uğradı da o mu bilememişti ve bir daha da uğramaz olmuştu evlerine. Eğer böyle olduysa, kendi ailesine de çocuklarına da hiç uğramayacak mıydı emanetler. Babaannesi hep derdi ya “- sen her geleni hızır bil, yardım et, eğer gerçek hızır'ı kapından boş döndürürsen bir daha uğramaz sana ve o zaman ki vay haline”

Delirmek işten değildi, hafakanlar basmış, o geçmişe mi, geleceğe mi, çocuklarına mı kime yanacağını bilmiyordu. Evde herkes uyuyordu hala, kocası, çocukları.. Allah'ım her düşünce şimdi buluyordu onu, evde bir emanetçi yoktu, hızır'ın gelip gelmediğini anlayacak bir ihtiyar yoktu bu evde, annesi yıllarca yatalak kalmış ve ölmüştü, kocasının annesi de, başka bir şehirde, sersefil, beş parasız, bayramlarda kapı gözleye gözleye yitirmişti belleğini. “Bütün dünya dönüyor ya, kurtarın beni” demek istiyordu. Boğazı sıkılıyor, nefesi kesiliyordu, son bir gayretle pencereye uzandı, dışarıdaki ayazı içine almak hepsini ciğerlerine hapsetmek ve içindeki ateşi söndürmek istiyordu. Bir derin nefes aldı hiç almamışcasına, bir daha bir daha.. Yok artık bu kadar da olmamalıydı, o kadar kötü biri değildi, aslında çok iyi biriydi ama kabus sürüyordu, neydi bu ya, ölmek istiyordu. Nedir bu karaltı dedi kendi kendine, siyah bir şilte vardı pencerenin altında. Kimse görmemiş miydi, neydi bu, kim atmış bu şilteyi buraya, tam da pencerenin altındaydı.... Elini uzattı, yok yok eli gitmişti kendi kendine, korkarak, neden korktuğunu da bilmeden, şilteyi tuttu, buz tutmuştu, ağırdı, yapışmıştı evin duvarına, babaannesi yine geldi gözünün önüne, aman babaanne yine ne var diye iç çekti, işte yoktu yine bir misafir.. şilteyi bırakmak istedi o anda ama olmuyordu, eline yapışmıştı şilte, parmakları da buz tutmuş ve yapışmıştı... Neydi bu yapışan, emanet mi vardı o şiltede, yıllarca yok olan bir şey mi vardı şimdi, şimdi sırası mıydı, emanetin sırası vakti mi olurdu, darda olmasa kim yoklardı başkasını, pencereye hangi kuş konardı baharda, işte yoktu yine bir misafir.... yok muydu var mıydı, varla yok arası bir yer var mıydı, o orada olmalıydı şimdi, o orada olmalıydı, varla yok arası, varla yok arası... arası.. arası.. arası...

Şilte elinden kaydı yere, yığılan şilteden bir el çıktı..... el çıktı el... insan eli, küçük bir çocuk, Allah'ım insan eliiii. Nefesi sıklaştı, bağırmasına uyanan ev ahalisi koştular yanına, -ne oldu hanım gene fare mi var kuş mu pislemiş pencereye dedi kocası, o boş gözlerle bakıyordu, hayır bakmıyordu dönmüştü gözü, dili garip şeyler mırıldıyordu.....

“-babaanne hızır gelmiş bizim eve, babaanne hızır gelmiş bizim eve...affet babaanne onu duymamışım, affet babaanne, affet, affet, affet..................” kocasının kollarında son nefesini verirken siren sesi sokağı kaplamıştı, mahalleli hayretler içinde birbirinin suratına bakıyor, hayır hepsi bir diğerinden yüzünü saklıyordu. Ambulanstan inen genç doktor elini şiltenin içinde kaybolmuş çocuğun boynuna uzattı “-ölmüş”dedi, oysa buna gerek yoktu küçük bedeni taş gibi olmuştu çoktan. Ambulans uzaklaşırken mahalleli suçlu çocuklar gibi evlerine girdi, yeni yıl kahvaltısı çoktan başlamıştı zaten evlerde, hediyeler açılmıştı. İnsanlar çoktan unutmuştu yılbaşı gecesi sokaklarında bir pencere dibinde donan genç bedeni. Yalnız bir kız çocuğu vardı sofraya oturmamış pencere önünde üşümüş kuşlara tebessüm eden. Onun da söylediği tek söz şuydu “- gel hızır gel hızır......

25 Ocak 2002

< Bu sayfayı arkadaşına gönder! >

| geri dön |

| yazdır |

| favorilere ekle |

| yukarı |



BLOG DERGİBİ ÜYE GİRİŞİ
Kullanıcı Adı:
Parola:
Beni hatırla Yeni Üye Kaydı
Parolamı Unuttum
Oturumu Kapat
Blog Dergibi'ye giriş

  Ana Sayfa
  Kitap
  Dosya
  Röportaj
  Şiir
  Şiir Okulu
  Çeviri Şiir
  Öykü
  Haberler
  Deneme
  Yazarlar
  Dergiler
  Eleştiri
  Polemik
  Ajanda
  Gezi Notları
  Anketler
  E-Posta Grubu
  E-Kart
  Sohbet Odası
  Arşiv
  Blog Dergibi
  Arama Servisi
  Medya Dünyası

ARAMA SERVİSİ
Web Dergibi'de

KİTAP ARAYIN!



Alexa Rating

KİTAP ARAYIN!

Uşağım bile olsa, yanlışlarımı düzelten efendim olur. - Goethe

 Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler Künye | Basın Odası | Reklam | Sponsorluk 


Dergibi'nin içeriği, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ile korunmaktadır. Site içeriği, kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Dergibi tüm katılımcılara açıktır. Ürün göndermeden önce Katılım Şartları'nı okuyunuz. Her türlü yazışma için Mesaj Formu kullanılmalıdır.

© 1999 - 2000 - 2001 - 2002 - 2003 - 2004 - 2005 - 2006 - 2007 - 2008 - Her hakkı saklıdır. - Dergibi
Blog Dergibi / Melih Bayram Dede / TechnoLogic / Medya Dünyası / GebzeRehberi.com / Yeni Şafak Bilişim / Sosyal İm / Flash Oyun / Nitro Model Hobby