Mevsimi bahar kıl da her kuş kendi dilinde şakısın!
Aynur Yılmaz | Mar 15, 2010 | Yorumlar 0
Uzun bir zamandır elimde olan ve bitecek diye korkular yaşadığım kitabı bitirmiş bulunmaktayım. Fatma Karabıyık Barbarosoğlu’nun kaleme aldığı “Fatma Aliye: Uzak Ülke” isimli kitapta yer alan birkaç cümle aslında Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında nasıl takılı kaldığımızı ve bir türlü oradan kopamadığımızı gösteriyor bizlere. Sanki oradan koparsak Cumhuriyeti kaybedeceğiz korkusu var bazı kesimlerin üzerinde. Cumhuriyet’in ilanı dönemindeki söylenenler dışında her şey yanlış, her şey devlet için bir tehlike sanki.
Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte, kendi ülkesine uzak kalan Fatma Aliye Hanım’ın o anki hissiyatlarını kaleme alan Barbarosoğlu, o dönemde de dilin Türkiye açısından ne kadar gereksiz bir öneme sahip olduğunu kanıtlıyor bize. Fatma Aliye Hanım ne yeni Türkiye’ye ayak uydurabilmiş ne de eskide kalıp yeni Türkiye hakkında atıp tutmuş bir yazar. O kendisini uzak bir ülkede görüyor. Kendi ülkesinden uzak bir Fatma Aliye. Kitabın ismi de bilemeyeceğim ama belki bu yüzden “Fatma Aliye: Uzak Ülke”. Fatma Aliye Hanım o dönemki uygulamalardan huzursuz. Bu huzursuzluğunu şu cümlelerle dile getiriyor Fatma Aliye: “Sen devletsen senin bir dilin vardır. Devletinin dilini koru. Sokakların diline karışmak niye? Sen devletsen sokaklarında huzur ve sükûnu sağlamak değil mi vazifen! Mevsimi bahar kıl da her kuş kendi dilinde şakısın. Sen devletsen mevsimi bahar kılmak olmalı muradın.” “Mevsimi bahar kıl da her kuş kendi dilinde şakısın” ne kadar manidar bir söz değil mi? Devletin görevi mevsimi bahar kılmak, yani ülke içinde refahı sağlamak. Peki devlet zamanında neden masum dillere takılmış? Cumhuriyet, sokaklarda farklı diller konuşulmasın diye bir şart mı koymuş? Güya halkın arasında ayrılık çıkmasın diye yapılan bir uygulamaymış. Peki, bir insan kendi dilini konuşamazsa mı kendini bu ülkeden uzakta görür, yoksa kendi dilinde konuşursa mı? Kendi dilimi yani ana dilimi konuşamadığım bir ülkeyi nasıl benimserim ben. Bu başlı başına bir tepki doğurmaz mı devlete karşı. Devlet artık benim değil Türklerin devleti demem mi? Ayrılık çıkarmayım derken halkın arasında uçurumlar açmak niye? Zamanın devlet adamları bu uygulamanın sonuçlarını hiç mi öngörememişler. 2009 yılında hala insanlar dil üzerinden siyaset yapabiliyorsa ne kadar ilerlediğimizi varın siz düşünün.
“Vatandaş Türkçe konuş!” pankartları açılıyormuş zamanında. Şimdi Allaha şükür Kürtçe yayın yapan bir TRT kanalımız var. Ama tartışmalar hala sürüyor o ayrı. Geçtiğimiz günlerde Atatürkçü Düşünce Derneği TRT 6’nın da kapanması için dava açmış. Neden ne peki? İnsanlar kendi dillerinde bir televizyon kanalı izlerken duydukları sevinci kursaklarında bırakmak mı? Yapmayın etmeyin. Ülke tam da normalleşmeye başlamışken buna köstek değil, destek olun. İktidar kazanacaksa, varsın sorunlar çözülmesin, varsın yüzlerce hatta binlerce askerimiz daha şehit olsun mantığıyla hareket edip fevri kararlar vermek sizce ne kadar doğru? Hala dil üzerine tartışıyorsak, Atatürk’ün söylediği o “muasır medeniyetler seviyesi”ne nasıl ulaşacağız? Bir de şöyle düşünün. Bu iktidar bir gün değişecek. Sultan Süleyman’a kalmayan bir dünyadan bahsediyoruz çünkü. Peki şimdi yaptığınız hatalardan o gün pişman olmayacak mısınız? İnsanlar “ama siz de şunları şunları yapmıştınız” diye karşınıza çıkmayacak mı? O yüzden biraz öngörülü politikalar uygulamak lazım diye düşünüyorum. Geleceği göz önünde bulundurarak fevri kararlar vermemekte fayda var. Eskiden Kürt olduğunu söylemeye çekinen kesim artık göğüslerini gererek Kürt olduklarını söyleyebiliyor. Her insan hafızasında bir şeyler saklar. Sakladıkları o önemli detaylar da gün gelir iktidarlarını seçerken birer etken olur. Bir daha altını çizerek söylüyorum: Unutmayın Sultan Süleyman’a kalmadı dünya…
Filed Under: Gündem

