| d e r g i b i 1 0 y a ş ı n d a |
| Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler | Üye olun! |
![]() |
![]() |
| • GEZİ NOTLARI |
Bugün: |
|
İran'dan geliyorum!(*)
|
Erkan ŞİMŞEK
Süleyman'dan Nuh'tan kalan dünyadır Oğul verip derde salan dünyadır. Şehriyâr
Bu günlük, sıkıntılı bir Eskişehir gecesinde gitmeye karar verilmiş büyük bir coğrafyanın, yani İran'ın gezilebilmiş küçük bir bölgesi hakkındadır. Coğrafî açıdan Güney Azerbaycan, idarî olarak da kuzeybatı İran sınırlarını kapsayan kısa süreli ve bir o kadar acemice yapılmış bir seyahatin fazlaca öznel ve sathî gözlemleriyle örülmüştür. Okuyucusunun beklentilerini karşılayamazsa yazar mazur görülmelidir zira seyyâh, coğrafyanın cahili olarak, yola yalnız çıkmıştır. Önce Sebeb-i Seyahat ve Bizim Memleket İran herkes gibi benim için de önce Şah'ın, sonra mollaların ülkesiydi başlarda. Bir de 1639 Kasr-ı Şirin Antlaşması'ndan beri değişmeyen sınırlarımızın olduğu "Acem" komşumuzdu. Her dönem içinde bir İran kesitini görebiliyorduk eğitim ve gündelik tarihimizde. Şah İsmail burada yaşamıştı, Mecûsîler burada ateşe tapıyordu, Persler bu ülkenin kültürel kodlarını simgeliyordu ve nihayet mollalar, Humeynî önderliğinde bir İslâm Devrimi yapmışlardı. Bu vesileyle üstelik, dünyaya "vahşi" bir projeyle meydan okuyorlardı. Hakikaten de rejimin pek parlak ve insanî olmadığı doğruydu ama özellikle eylül 2001 tarihinden itibaren de asıl vahşetin dünyanın hangi kıyılarından yükseldiğini görmek kimileri için gerçekten sürpriz! oldu. İşte İran, herkes gibi benim için de böylesi gündelik bilgi kırıntılarıyla algılanan bir yerdi. Belki daha sonra bu seyahat sevdası yüzünden ve biraz da kişisel gerekçelerle İran'a eğildim. Sanatı, edebiyatı, kendine has siyaset ve kültür hayatıyla öteki Ortadoğu/Arap devletlerinden farklı binlerce yıllık bir devlet geleneği olan, üniversiteleri görece iyi bir ülke olarak belirmeye başlamıştı ufkumda. Üstelik "hayat ucuz ve insanlar misafirperver" diye bir iddia da vardı ki bunun gerçekten böyle olduğunu ileride göreceksiniz. Bütün bunlarla birlikte İran, Türkiye'den vize talep etmemesi sebebiyle de bürokrasi sıkıntısı yaşatmayan bir rotaydı benim için. Bütün bunlar bir araya geldi ve "finans sorunu"nu da çözünce yola çıkmaya karar verdim. Eskişehir'deydim ve Güney Van Gölü Ekspres ile Tatvan'a oradan Van'a geçme, Van'dan da otobüs ile İran'a girmeyi yol olarak belirledim. En az İran maceralarım kadar bu tren de yaşadıklarım da bana küçük bir "Türkiye'ye Giriş" dersi gibi geldi. Arkadaşlarımın, yarı acıyan yarı dalga geçen ve biraz da trajik bakışları altında trene bindim. Tren sadece batıdan doğuya doğru gitmekle kalmadı aynı güzergâhın bir de içi anlamlı mesajlarla dolu bir kesitini verdi. Dario Argento'nun "Sleepless" filmindeki tren sekansına benzer bir tenhalıkla başlayan sefer, Bu Ülke'nin ruh kıvrımlarına yapılmış minyatür bir seferdi bir bakıma. Kompartımanlarda namaz kılanlar da vardı, koridorlarda halay çeken de. Koridora kan tüküren, ciğerini kusan hastaları da gördüm, kaloriferin iyice pişirdiği koltuğunda kan gibi sıcak sek rakıyı kafaya dikeni de. Yolculuk bitecek gibi gelmedi bana. Bir de yol arkadaşlarım vardı. Onların tabiriyle "koğuşumuzdaki" üç kardeş, iki yıldır İstanbul'da "gurbet"te, inşaat işiyle uğraşıyorlarmış. Okula başlayan çocuğunu özlemiş, biri; diğeri askerden doğru İstanbul'a geçmiş. İnsanlar paramparçaydı. Sanki "meşru ve resmî" bir şizofreni vardı bu trende. Herkes yakışıklı ve garipti. Koridorda bir adam vardı. Kayseri'den binmişti. Akraba düğününden dönüyorlarmış. Düğünde "yine" biri vurulmuş ama ölmemiş. Normalmiş gibi anlattı. Her şey "normal"di. Tatvan'a gelmiştik. Yolculuk şaşırtıcı bir tecrübeydi benim için. Şehir ışıklarından uzak yerlerde yıldızlar çok parlak görünüyorlardı. İnsanlar anlamadığım bir dili konuşuyorlardı. Kendi dillerini... kendi dilimi anlayabilmek için Azerice'nin konuşulduğu kuzeybatı İran'a kadar beklemem gerekti. Ve bundan elbette şikayetçi olmadım. Özel bir dolmuşla Tatvan'dan Van'a geçtim. Sadece Van'a girerken bir kontrol noktasında durduk ve mu'tâd kimlik kontrolleri yapıldı. Ama yol boyunca görülen kulübeler bu işin daha önce aynı güzergâhta en az üç-dört kere yapıldığını gösteriyordu. Keşke hiç yapılmasa; tıpkı İzmir'den Eskişehir'e gidiyormuş gibi olsa bu coğrafyada seyahatler. Tabiî bu kontrol noktaları için bir parantez açmakta fayda var. Van'dan İran'a doğru giderken de bir kontrol yapıldı ama orada da en az beş-altı nokta varmış eskiden. Her nokta ayrı bir örnek-olay. Devletin bir ideolojik aygıtı ve propaganda mecrası vazifesi görüyorlar. Atatürk resimleri, pankartlar, "Türklük şuuru" ile ilgili yaratıcı vecizeler... hepsi var. Asker ve polisler nispeten kibarmış eskisine göre. Gerçekten de bir sorun çıkmadı ama yerel halkın gözlerinden, eskiden nasıl olduğuna dair bir fikir edinmeniz mümkün. Dağlar da aynı kontrol noktaları gibi, birer mecra statüsünde. Kamyon, dolmuş ve tuvalet edebiyatımızdan sonra bir de bu ülkede dağ-tepe, kontrol noktası edebiyatı varmış; kutlu olsun. Sıralamada öncelik "ne mutlu Türküm diyene" vecizesine ait. Onu sırasıyla "tek devlet, tek vatan, tek dil, tek millet...."(1) ve "vatan bölünmez" sloganları izliyor. Sanki bir iman tazeleme seansı. İzmir'de, İstanbul'da yok ama Başkale'de var. Bir Kürt çocuğu memur lojmanlarını gösterip örtük bir serzenişle "Türkler" oturuyor dedi, yani memurları kastediyordu. Bir bakıma haklıydı. Kendi evi yoktu. Üstelik bir kez daha haklıydı. Bu coğrafya da Türkler dahil herkes memurdu. Bin yıllık bir memuriyetti söz konusu olan. Maaşsız, sosyal güvencesiz bir memurluk. Ben bunları düşünürken Yüksekova üzerinden vardığımız Esendere sınır kapısından İran'a girmek üzereydik. İşte Fars Diyarı Sınırın Türkiye tarafındaki polisin Eskişehirli olması gibi bir tesadüfle kısa sürede işlemlerimi halledip "öteki" tarafa geçtim. Yaşadıklarımdan önce "hudutların dekoru"ndan bahsetmemek olmaz. Bizim tarafta kocaman bir Atatürk resmi, karşıda ise aynı boyda bir Humeynî resmi birbirine bakmakta. Resim altlarında ise sırasıyla laiklikle ilgili vecizeler ve de İslam Devrimi'nin güzellenmesi var. Bir de üst perdeden Amerikan düşmanlığı... bir nevi lider resimleri üzerinden meydan okuma töreni. Ne mutlu her iki ülkeye de. Ötekinin vatandaşını ve anayasasını ikna etme çabaları için her iki ülkeye de "bravo". Humeynî'nin temsilî resmi önünde fotoğraf çektirmek istedim, yasakmış. Komutan benim için yasağı deldi ama yasak İranlılar için devamlı geçerliydi. Sınır görevlileri çok anlayışlı ve misafirperver insanlar. En azından bana öyleleri denk geldi. Alkollü içkinin girmesinin yasak olduğu ülkede çantam polis tarafından "gencin çantasını karıştırmak ayıptır" gerekçesiyle karıştırılmadı ve sözlü beyanımla idare edildi. İlk şokumu yaşadım. Üstelik bekleme sırasında çay ikramını reddettiğim için bana tarifsiz bir kızgınlık duydular. Sorgu sualsiz ülkeye girdim lâkin girdikten sonra bizim Türk şoför, paranoyakça sorularla beni bunalttı. "Gazeteci misin, polis misin, kiminle görüşeceksin, ne işin bu ülkede, başka yer yok muydu..." gibi sorularla iyice moralimi bozdu. İletişim öğrencisiyim demem adamı ikna etmiş gözükmedi. Yanımdaki İranlı sınırda yakalattığı erotik içerikli dergiler için hâlâ üzülüyordu. Üzüntüsü belli ki verdiği paraya değil kazanamayacağı para içindi. Aynı arkadaş otobüste cep telefonuyla konuşmak istediğinde ise ikinci şokumu yaşadım. Azeri muavin, "gappat mobilini avtobüsü aciz ve harab eyler" dedi. Biz ise Urmiye'ye varmıştık bir akşam üzeri. Urmiye Gölü'nün kıyısında küçük bir Azeri şehriydi burası. Biraz tur atıp şehrin tadını çıkarmak istedim. Ama niyetim çabucak Tebriz'e varmaktı. Bu iş için bir taksi tuttum. Mazotun 50 bin TL/litre olduğu bir ülkede bu pek de lüks bir tercih değildi. Gölün etrafında dolaşmaktansa her iki yakadan içeri doğru uzanan doldurulmuş yolu ve bu ikisini birbirine bağlayan feribotu tercih ettik. Günbatımını gölün tam ortasından izlemek, bu ülkeye dair ilk tabiat güzelliği olarak hafızama kazınmıştı. Hava karardığında ben artık ünlü şair Şehriyâr'ın memleketi olan Tebriz'e varmıştım. Tebriz tipik bir Türk şehri ve civarının önemli merkezlerinden birisi. Çarşısı, üniversitesi, sinemaları ile yaşanabilir bir şehir gibi göründü bana. Burada çok iyi dostluklar edindim. Şehriyâr'ın Şairler Türbesi denilen anıt-mezarı ziyaret edebildiğim güzel yerlerden biriydi. Herkesin sahip çıktığı bu önemli şairin türbesinde, teypte çalmakta olan kendi sesinden şiirlerini dinlemek mümkün. Bir de küçük bir müze var, kendisi hakkında. Sonra Fuzuli ve bazı önemli şairlerin de isimlerini aynı yapı içinde görmek mümkün. Zaten etraftaki Azeri gençlerin de hepsi şairlikle iştigal etmekte ki, bu durum her üç gençten dördünün şair olduğu bizim memleket için yadırganacak bir durum değil. Burada ilk kez üniversite öğrencileriyle muhatap oldum. Gecesi 2500 tümen (5 milyon TL) olan bir misafirhanede konaklarken tanışmıştım onlarla. Eksiksiz hepsi, Türkiye için "azadlık" yani özgürlük diyor başka bir şey demiyordu. "Türkiye mi daha büyük, Sibel Can mı?" sorunsalıyla bu vesileyle tanıştım. Herkesin ilk bildiği Sibel Can'dı ve Özcan Deniz, Mahsun, İbo ise bu ismi takip ediyordu. Gizli saklı bir rejim şikayeti ise biraz samimiyetten sonra hemen dillendiriliyordu. Ama bu kısmını 'memleket ahvali' başlığı altında yazacağım. Burada rasgele bir gençle tanıştım.(2) Beni Tebriz'de gezdirmekle kalmadı, yeme içme konusunda da fazlaca misafirperver davrandı. Burada misafirperverlik sanki kanunlarla düzenlenmiş bir zorunluluk. Öyle ki misafirhaneden ayrılırken benim "konak" olduğumu söyleyip 2500 tümeni almadılar. Oysa motellere zaten sadece konaklar gelmekte. Bütün taksilerle Tebriz'in belli başlı yerlerini gezmiştim. Refakatçim henüz bir iki saatlik hukukumuza istinaden beni memleketine çağırdı. Tebriz'de üniversiteye gidiyormuş aslen Mişkinşehr'liymiş. Bir cesaret örneği sergileyip teklifini kabul ettim. Yaklaşık 110 km'lik bir mesafeyi yine taksiyle alacaktık. İşte bu yolculukta hayatımda unutamayacağım bir ayrıntıyla karşılaştım. Takside biz dört yolcuyduk. Oradaki şehirlerarası taksiler dolunca kalkıyor ve ücret paylaşılıyor. Yolun yarısına geldiğimiz vakit cam kenarında oturan Azeri yol arkadaşım ceketinin koynundan bir güvercin çıkardı ve konuşmalardan anladığım kadarıyla şoförle yine iddiaya girişti. İddia şuydu: hareket halindeyken ve Mişkinşehr'e tahminen 50 km kalmışken şoför şehre güvercinden önce gireceğini iddia etti. Adam ise güvercine güveniyordu. Saatler ve nefesler tutuldu, kuş seyir halindeyken açık camdan salındı. Yolculuğun bundan sonrası kimi zaman benim pasaport, ehliyet ve kimlik belgelerimin meraklı bakışlarla incelenmesi ve çoğu zaman da Türkiye hakkındaki soruları cevaplandırmamla geçti. Mişkinşehr'e yaklaşırken herkes heyecanlandı. Güvercinin sahibin evinin önüne geldiğimizde alaca güvercin kapının üstünde bizi bekliyordu. Şoför, "bir daha ki sefere" diyerek bizi bıraktı. İran'da "Taşra" Türkiye'nin Çankırı ili ya da Kayseri'nin Bünyan ilçesi... işte tam da buraları gibi bir yerdi Mişkinşehr. Kasabanın tam ortasındaki cadde aynı zamanda çarşı işlevi görmekte, meydanda bir cami(3) var ve Humeynî resimleri her yerde. Bir de İran-Irak Savaşından ötürü her şehirde görebileceğimiz yerel şehitlerin temsilî resimlerini taşıyan bill-boardlar, duvarlar, taklar... sanki tipik bir Anadolu şehri. Mantocular, ipek eşarplar, kuyumcular, kebapçılar, yan yana dükkanlarda bakır dövenler, nargile içenler, sigara saranlar hemen bütün şehirlerde olduğu gibi Mişkinşehr'de de tipik şehir dekoru olarak karşımıza çıkmakta. Refakatçim ile biraz dolaştıktan sonra eve gittik. Burada tipik bir Azeri ailesinin evinde kaldım ve en azından bu evin içini biraz anlatmakta fayda var. Bahçeli, tuvaleti dışarıda olan, tek katlı bir evdi burası; tıpkı diğerleri gibi. Hemen girişte geniş bir salon ve salona açılan üç dört odadan oluşuyordu. Kanepe yoktu ve bütün duvar dipleri yer minderleri ile çevriliydi. Televizyon, VCD player (ki bu çok önemli bir iletişim ve eğlence aracı), teyp, köşelerde çiçek saksıları ile tertemiz bir evdi. Aile "biraz muhalif" olduğundan erkek çocukların isimlerinin hepsinde "Rıza" ön isim olarak mevcuttu. Bu, malumunuz son şahın ismiydi. Derhal "baş köşe"ye alınarak, telefon, TV ve VCD kumandası gibi cihazlar yamacıma kondu. Üzüm, elma, fıstık, çay gibi ikramlar evin küçük kızı tarafından hemen yanıma dizildi. Fazlaca şaşırmıştım ilgiden. Belediyede memur olan evin reisi mütemadiyen "bir emrin var mı" diye soruyordu. Açıkçası şımarmıştım. Bütün aile toplandı. Onların Türkiye ile ilgili sorularını cevaplamaya çalışıyordum. Türkiye'de içkinin serbest oluşundan, İran'daki örtünme sorununa, insan haklarından, "şarkıcılarımızın güzelliğine" her şeyi konuştuk. Bu arada tabii ben de memleket propagandası yaparken bir ara soruları üzerine Türkiye üniversitelerindeki başörtüsü yasağını kastederek, "sizde kadınlar başlarını mecburen kapatıyorlar, biz de ise okumak için kızlar başına açmak zorunda kalıyorlar" diye de şikayet ettim.(4) Akşam yemeğine geçmiştik. Etli kuru fasulye, tereyağlı pilav ve salatadan oluşan "millî takım"a tabii ki yabancılık çekmedim. Ama pilav konusunda ayrıntıyı yazmakta fayda var. Pilav neredeyse yağsız yapılıp yanında yarım kibrit kutusu büyüklüğünde tereyağı ile servis edilmekte. Tereyağı sıcak pilavın içine gömülerek erimesini bekliyorlar ve öylece yiyorlar. Lezzetini ise burada anlatmaktan acizim. Daha sonra VCD faslına geçtik. Hemen kaçak CD'ler çıktı. Hemen hepsi Türkiye'den getirilmiş; Kral Tv'den çekilmiş kliplerle dolu CD'lerdi ve insanlar hemen her evde bu CD'leri izlemekteydi. Sibel Can, Hande Yener, Haluk Levent ve Yaşar hatırlayabildiklerimden. VCD player için neden iletişim cihazı dediğimi şimdi anlatabildim sanıyorum. Onların, azadlıkla, mahremlikle, maalesef Televoleyle olan iletişimini bu cihaz sağlamakta. Türk televizyonları, çanak anten yasak olduğu için bu yolla evlere girmekte. Balkanlarda da çokça seyredilen Türk televizyonların ortadoğuda da geniş bir hinterlandı var.(5) Bütün bunları bir evin içinde yaşadım ama gözlemlediğim kadarıyla diğer evlerin çoğunda da böyle bir hayat var. Yani buralardan çok da farklı olmayan bir hayat. Ödevini yapmayan küçük kızın azarlanması. Geç gelen ortanca oğlanın fırça yemesi vs... her şey burası gibi. Bir de tabii bu şehre gelip de meşhur Sevelan dağlarına çıkmamak olmazdı, biz de öyle yaptık. Şifalı suları ve değişik çiçeklerden topladıkları özlerle nefis ballar yapan arıları ziyaret edip, o balların tadına baktık. Biraz daha oyalanıp, gezip, bu şehirde iki gün geçirdikten sonra taksiyle Erdebil'e geçmeye niyet ettim. Şah İsmail'in Türbesi'nde Yavuz Sultan Selim ile savaşmış bir Türk padişahı olan Şah İsmail'in türbesinin ve müzesinin bulunduğu görece ışıklı ve kalabalık bir şehir Erdebil. İran'da sadece bu şehirde yapılan meşhur siyah helvayı çarşıdaki onlarca dükkanda çok cüzi fiyatlarla yemek mümkün. Üzerine çeşitli tatlandırıcı baharatların döküldüğü bildiğimiz helva ama yine de bu kadar basit değil. İlk tabaktan sonra hemen tuzlu ayran ikram edip ikinci tabak için zemin hazırlıyorlar. Çok lezzetli bir tatlı ve ne kadar yeseniz de Türkiye'den geldiğinizi öğrenen dükkan sahibi ile müşteriler sizin hesabınızı ödemek için birbiriyle tartışıyor. Zaten öncesinde gittiğim ciğer şiş yapan lokanta sahibi de benden para almamışken artık bunlara şaşırmamak gerektiğini öğreniyorum. Niyetim bu işleri halledip türbeyi ziyaret etmek. Bir taksiye atlıyorum. Türbeye vardığımda turist tarifesinin çok pahalı olduğunu gördüm.2500 tümen istedi. Bu İran sınırlarında büyük para olduğu için, görevliye ikna turuna çıktım. Azerbaycanlı turistlere uygulanan çok düşük tarifeden müze/türbeye girdim. Oradaki bir rehber hemen yardıma koşup güzelce anlatmaya başladı türbenin içini, dışını. Arada Şah İsmail'i överken "Sizin Yavuzun nasıl da ipini kırdı" dedi. Çaldıran Savaşını anlatmaya çalışıyordu. Bize o savaşta Yavuz'un galip geldiği öğretilmişti. Demek ki onlara da tam tersi öğretilmiş. Deplasmanda olduğum için itiraz etmedim. Nasılsa resmî tarihler için tartışmaya değmez. Gerçekten temiz ve bakımlı bir müzeydi. Şah İsmail ve hocasının kabirleri tıpkı Bursa'daki Osmanlı padişahlarının kabirleri gibiydi. Ne eksik, ne fazla. Gösterişsiz ve sade. Duvarlarda ise Fars alfabesiyle yazılı olan ama rehber okuduğu vakit tamamının Türkçe olduğu anlaşılan Şah İsmail'e ait şiirler vardı. Yavuz ise aynı dönemde şiirlerini neredeyse Farsça kaleme almıştı. Ne hoş bir tezad değil mi? Ancak gördüğüm bir manzara içimi acıttı. Müze içine kurulmuş kocaman bir halı tezgâhında üç kişi sürekli çalışıyor, ellerindeki has yün iplikleri dokuyorlardı. Bu halı yaklaşık 10 yılda tamamlanacak ve tavana yerleştirilecekti. Tabandaki halının kardeşiymiş. Halıyı tavandan sarkıtılmış iptidaî bir asansörün üzerinden dokumaktaydılar. Orijinali ise İngilizler tarafından çalınmış ve şu anda Oxford şehrinde bir müzede sergilenmekteymiş. Muhtemelen "biz yaptık" diyorlardır, "biz çaldık" diyemeyeceklerine göre. Böylece müzeden ayrıldım. İçeride yasak olduğu için dışarıdan bir iki fotoğraf çektim. Bu arada yeri gelmişken söylemeliyim. Biraz da benim yersiz korkularım da vardı tabii ama yine de İran'da fotoğraf çekmek o kadar kolay değil. Bina, insan topluluklarını çekmek isterken, sivil halktan da tepkiler alabiliyorsunuz. Bilhassa kadınlardan. Üstelik kimi yerlerde polis, devrim muhafızı ve gönüllü muhafızlar olan "besiç"lerin(6) korkusu da vatandaşı, poz vermek gibi tehlikeli işlerden uzak tutuyor. Küçük yerlerde sanki daha büyük bir korku var. Başkent Tahran her konuda daha rahat bir dünya başkenti görüntüsü çizmekte. Biraz kısa kesip bir ana önce Tahran'a gidiyorum. Arada bir iki küçük kasaba gezip, Hazar Denizini gördükten sonra son durağıma varıyorum. Dünya Şehri Tahran Artık anlatmaya gerek duymadığım misafirperverlikle geçen 13 saatlik yolculuktan sonra bir Cuma sabahı İranlıların telaffuzuyla Tehran'a indim. Yol arkadaşım Tahran'da yaşayan Erdebil kökenli Azeri bir tıp öğrencisiydi. Siyaset ve ilahiyat üzerine söyleyecek sözü olan, demokrat bir öğrenciye denk gelmiştim. Tahran Üniversitesi'nde tıp son sınıftaymış. Sonradan evine gittiğimde gördüm, odasında tutuklu gazetecilerin fotoğrafları asılıydı. Çok dindar ve mollaların rejiminden şikayetçi bir öğrenciydi. Bana Tahran'da bir süre mihmandarlık yaptı. Şehrin kuzeyinde ikamet etmekteydi.
Bu noktada kuzey ve güney ayrımından biraz söz etmenin gereği var. Tahran rivayetlere göre 12 milyonluk dev bir metropol ve gündüz nüfusu daha da artmakta olan bir "küçük ülke". İstanbul'a meydan okuyan bir havası ve enerjisi var. Bir de bu güneyi kuzeye bağlayan meşhur "ve'l asr bulvarı" şehrin ortasından geçmekte. Uzunluğuna dair çeşitli rivayetler var. 12 km olduğundan bahsedenlere şahit oldum. Hatta uzunluğunu anlatmak için şöyle bir latifeleri var Tahranlıların. Ramazan ayında eğer bu bulvarın bir ucundan diğerine giderseniz "seferî" sayılırmışsınız. O kadar uzun yani. Uzunluğu bir yana gördüğüm en güzel bulvarlardan biriydi bu cadde. İki tarafına dikili yılların ağaçları yolu örtmüş ve adeta doğal bir gölgelik oluşturmuşlardı. Fazlasıyla işlevsel ve estetik bir katkısı vardı bu ağaçların. Güney-kuzey mevzusu ise bütün dünyada olduğu gibi burada da aynıydı. 1979'daki devrimin kaynaklarından biri güneydeki sefaletmiş. Hâlâ devam eden bir kronik sefalet var güneyde. Bir iddiaya göre "bu devrimi yine güney kaynaklı bir ayaklanma yıkabilir" diyorlar. Kuzey ise şehrin bütün zenginlerinin, bürokratların yaşadığı sanki bir Avrupa başkentini çağrıştıran bir genel atmosfere sahip. Evler, apartmanlar ve otomobiller sanki Bebek'te ya da Nişantaşı'nda yürüyormuşsunuz izlenimi veriyor. Müstakil evlerin önünde yükselen duvarlar içerideki havuzları kamufle etmek için kullanılmakta, çanak antenler ise türlü rüşvet ve gizleme yöntemleriyle "yok" sayılmakta. Burada artık Türkçe'nin bir önemi kalmamakta varsa İngilizce ile işleri halledebilirsiniz. Bir de diğer küçük şehirlerde kadınlar kara çarşafla gezerken Tahran'da kara çarşaf yerine son moda ve rengârenk tesettür kıyafetler görebilmek mümkün. Parfüm kokusunu dağıtarak geçen, blue jean üstüne manto giymiş bir genç kız figüründen binlerce görebilirsiniz. Kadınların başları neredeyse yarı yarıya örtük, yani açık. Sanki, "artık başınızı açabilirsiniz" diye bir tebliğ gelse, kimse adaptasyon sorunu yaşamayacak. Belli ki zihinsel hazırlık yapılmış. Öyle ki teleferikle dakikalarca bir yolculukla çıkılabilen kayak tesislerinde gençler ülkenin başka yerlerine nazaran özgürce eğlenebilmekteler. Yine de kaçınılmaz sınırların varlığı insanı tedirgin ediyor. Hem İranlıları hem ziyaretçileri. Ama her şeye rağmen bir "sosyal hayat" tesis etmenin gerekliliğine inanan İran vatandaşları "bozkır"ı "gülistan"a çevirmek noktasında sınırları zorlamaktalar. Bilhassa gençler evlerde düzenledikleri partilerde alkol ve benzeri "mükeyyifât" tüketiminde bonkör davranmaktalar. Genellikle zengin çevreler, eğlence hayatları muhtemel baskınlara karşı rüşvet kalkanıyla korunduğu için daha şanslılar. Garibanlar ise Türkiye'den bir tanıdığın getireceği kaçak rakıyla bir anlık da olsa başka bir coğrafyaya göç etmişçesine mutlu oluyorlar. Tabii bu ülkenin genelinde görülen bir durum değil. Yani o klasik deyimle: içen de var içmeyen de. Dediğim üzere, buralar gibi. Tahran işte böyle değişik ayrıntıları olan devasa bir şehir. Teleferikle çıkılan tesislerden görüle(meye)ceği gibi uçsuz bucaksız bir düzlükte kurulmuş, yüksek binaları, geniş ve bakımlı caddeleri ile insana bir şehir hayatının bütün hususiyetlerini vaat eden bir Ortadoğu başkenti. Hele bir de "Park mellat" yani Millet Parkı var ki, hakikaten görmeye değer. Bütün zemini mermer döşenmiş, yemyeşil ve temiz, sürekli insanların gezdiği dolaştığı, evli çiftlerin "romantizm" yaşadığı geniş bir yer burası. İçindeki gölette bulunan deniz bisikleti ile gezen insanlar ise ayrı bir güzellik. Tesettür kıyafet üzerine giyilmiş can yelekleriyle kadınlar pek rağbet etmekteler bu eğlenceye. Hemen park civarındaki dükkanlarda ise yerel fastfood zincirlerini, hediyelik eşya mağazalarını, pahalı tekstil mağazalarını görüp, gezmek mümkün. Ben de öyle yaptım ve elbette pintilikten olsa gerek bir şey almadan memlekete geri dönmenin peşine düştüm. Bütün bu Tahran maceramda ise bana daha nice güzellikler gösteren, yardımcı olan, tercümanlık yapan bir "Türk yetkili"ye ne kadar teşekkür etsem azdır. Kendisi memleket ahvâli konusunda da bana çok yardımcı oldular ki bunları da şimdi anlatacağım. Tahran maceramı iki güne sığdırarak Türkiye'ye geri dönmek için bilet avına çıktım. Tahran belediyesine ait olduğunu düşündüğüm "Sayrusefer" adlı firmayla direkt Ankara'ya bilet aldım. 40 küsur saat süren nispeten konforlu yolculuğumun bedeli 22,000 tümendi. Bu da aşağı yukarı 45 milyon TL yapmaktaydı o vakitler. Orada edindiğim iki dostun refakatinde yola çıktım. Yolculuk başlarda garip gelmedi bana ama otobüs ilerledikçe insanlar sabırsızlaşıyordu. Otobüste tek Türk bendim ve ilgi odağı haline geldim. Bursa'ya, İstanbul'a gidecekler şimdiden fikir soruyordu ve bütün bunlar İngilizce bilen bir akranımın tercümanlığında gerçekleşiyordu. Olanlar ise Türkiye'ye girince oldu. Kadınlar erkekler safına karıştı, çarşaflar çıkarıldı, makyajlar tazelendi. Çiftler artık diz dize oturmaktaydı. Misak-ı millî sınırlarında henüz karşılaşmadığım bir ayrıntı ise fazlasıyla hikâyeyi özetleyiciydi: otobüsün kahır ekseriyeti bira içmeye başlamıştı. Teklif edilen birayı tam da orada yasak olma sebebi olan vesileyle geri çevirmem ise gülüşmelere neden oldu. Belki de trajikomik olan şey burada saklıydı. Onlar için de benim için de sürprizler devam etmekteydi. Erzurum'dan geçerken şehir içinde bir yerde "anlık" bir "çarşaflı kalabalık" gördük. Tahranlı yolcular Tahran da bile bu kadar çok çarşaflı kadın görmediklerini söyleyerek şaşkınlıklarını belirttiler. Ankara'ya vardığımız vakit ise, her biri alışveriş, tatile çıkmak ve gezmek üzere bir yerlere dağıldılar. Ben ise önce iki arkadaşı İzmir otobüsüne bindirip Eskişehir'e doğru yeni bir otobüse bindim. Hatta öğleden sonra kampüs önünde inip o halimle (pasaklı ve uzamış sakallı) derse de girdim. "Bu memleket gezip tozan evlatlarına yoklama kaçağı muamelesi yapmakta mahirdir" diyerek ders yoklaması imzamı attım, parmak kaldırıp söz aldığımı bile hatırlıyorum. Gezinin kendisi böyle noktalanmışken son bir bölüm olarak da İran'ın hallerinden bir bahis açayım. Memleket Ahvâli
Asrî zamanlarda yapılmış bir İslâm devriminin, ama onun öncesinde binlerce yıllık Pers krallığının ve de Şia geleneğinin mirasları üzerinde yükselen bir ülke İran. Hasan Sabbah'ın afyon içirdiği suikast timleri de bu coğrafyada eğitimlerini tamamlamış, Mecusîlerin binlerce yıllık gayretle yanında nefes bile almaktan imtina ettikleri ateşleri burada yanmış. Hidayetin müspet dehaları da yetişmiş bu coğrafyada. Bir de tabii Şiîlik mezhebinin esas coğrafyası aynı zamanda İran. Necip Fazıl'ın tabiriyle: Öncelikle nüfusun 20 milyondan fazlasını teşkil eden Azeriler bazı siyasî temsil sıkıntıları yaşamaktalar. Üstelik mollaların bir kısmı Azeri nüfus içinden çıkmışken. Gençler bilhassa üniversiteliler kimi zaman açıktan bir muhalefet sohbeti açmaktalar. Mollalarım merkezi olan Kum şehrini sorduğumda eksiksiz aldığım bütün tepkiler olumsuzdu. "Boş ver onları" havası hakimdi sözlerinde. Teokratik bir devlet olarak İran'da, etnik kimlik ne kadar önemli değil dense de, gerek Azerilerin, gerek Ortadoğuda başka planları olan başka bir süper devlet için son derece önemli. Üstelik devlet tarafı da "de facto" bir ayrımcılık yapmakta; en azından bir kontrol mekanizması kurmuş durumda geçmişten beri. Bakalım Azerilerin durumu ileri yıllarda nasıl olacak? Tahran'da yani memleketin Farsî tarafında da sorunlar var. Bunlar ise siyasî özgürlükler, demokratikleşme talepleri olarak öne çıkmakta. Muhammed Hatemi'nin iyi niyetli girişimleri ise icra erkinin çoğunu, bürokrasiyi ve orduyu elinde tutan mollaların mukavemeti ile bastırılmakta. "Ayetullah" makamı protokol ve teamüller itibariyle cumhurbaşkanının üzerinde durmakta. Örneğin, cumhurbaşkanı seçilen kişi başkanlık beratını Ayetullah'ın elinden almakta. Hatta işin töreni şöyle: eski cumhurbaşkanı makamını önce Ayetullah'a teslim eder, o da yeni cumhurbaşkanına bunu verir. Bu duruma sessizce isyan eden kalabalıklar, şimdilik sadece üniversite eylemleri yapmakta, genelde internet ve diğer iletişim araçları ile takip ettikleri "öteki dünya"nın nimetleriyle rejimlerine biraz daha bilenmekteler. Komşuları ile sorun yaşamak istemeyen, Türkiye'ye sempatiyle bakan bir hali var İran halkının. Mollalar ne düşünüyor bilinmez ama, İranlılar Türkiye'yi seviyor. Irak ve Saddam içinse aynı şeyi söylemek zor. Yıllarca sürmüş savaş yüzünden hemen her ailede bir şehit var. Ölen insan sayısı için "sadece İran'da 4 milyon" deniyor. Ülkenin Irak sınırında ise durum daha vahim çünkü Saddam'ın kullandığı kimyasal silahlar on binlerce aileyi perişan etmiş. İran halkı yaşadığı sürece yüksek sesle lanetleyecek o adamı. Bir de Amerika düşmanlığı var ki, son gelişmelerden sonra haksız sayılmazlar. Afganistan, Pakistan'da askeri üsler açan ve son olarak da körfeze ve Irak'a yerleşen Amerika'nın İran'ın aşikar bir şekilde etrafını sardığını düşünüyorlar ve korkuyorlar. Ama oralarda da rejimin baskısından dolayı Amerika'yı "kurtarıcı" görenlerin sayısı hiç de az değil. Bu konuda söyleyecek tek söz, neden İsveç'te kimsenin Amerika'yı kurtarıcı görmediğidir. Demokrasilerle diğerlerinin farkı da bu olsa gerek. Lafı uzattığımın farkındayım. En iyisi bir kitap listesi önerisiyle sözü bitireyim. Sami Oğuz ve Ruşen Çakır'ın hazırladığı Hatemi'nin İranı, İletişim Yayınlarından çıkmıştı. Son dönemin popüler siyasal tartışmaları için faydalı bir eser. Metis yayınlarından da bu konuda çıkmış bir iki kitap mevcut. Ama en güzeli geleneksel toplumlardaki kültürel şizofreni üzerine İran asıllı yazar Daryush Shayegan'ın kaleme aldığı Yaralı Bilinç kitabı. Sadece İran'ı değil benzer toplumları anlamak için de anahtar niteliğinde. O da metisten. ... ve İran'a gitmek niyetinde olanlara şimdiden hayırlı yolculuklar. O diyarlara benden selamların en güzelini söyleyin. * Bu yazıyı gazeteci ağabeyim Selahattin Oğuz'a ve İranlı dost Ali Rıza Fethullah Nejat'a ithaf ediyorum (y.n). 1) Bu sloganı bir yerden hatırlamak mümkün: "ein volk, ein reich, ein führer". Hitler'in bu sloganı "tek millet, tek devlet, tek lider" anlamına gelmekte. 2) Gezi boyunca tanıştığım insanların, (fazlaca özel ve okuyucuyu ilgilendirmeyen ayrıntılar olacağı için) isimlerini ayrıca zikretmiyorum ama hepsine sonsuz müteşekkirim. 3) Burada bir dipnot gerekiyor: İran'da camiler elbette buradan farklı. Örneğin caminin girişinde kocaman bir Hz. Ali resmi var. Nüfusa oranla sayıları buradan daha az. Giriş kapısının iki yanında yükselen ve hiç de yüksek olmayan iki minare adeta bir alamet-i farika. Bir de yeniler seramik-fayans arası maddelerle tezyin olunmuş. Namaz kılma biçimleri ise belirgin farklılıklar göstermekte. 4) İşte tam Emin Çölaşan'a göre bir cümle. Olur da okursa; "devletin milyarlarca masraf yaptığı, üniversitelerde okuttuğu öğrenciler, işte görüyorsunuz, Atatürk'ün cumhuriyetini baldırı çıplak mollalara peşkeş çekiyorlar. Soruyorum, dış işlerinden, hükümetten ses yok!" diye yazar durur vallahi. 5) İlgisiz bir anekdot ama yazmazsam çatlarım. Zaten bunu asıl yazan Radikal İki'de Cihan Demirci oldu. Lübnan'da bir ara en büyük küfür "anneni Türk televizyonunda gördüm" demekmiş. Yorumsuz... 6) Besiçler, devrim muhafızlarından farklı olarak devlete çalışan gönüllü gençlerden oluşmakta. İranlılar asıl bunlardan korkuyorlar. Açık bir şiddet kullanmaktan çekinmiyorlar, sivil kıyafetli oldukları için ayırt edilemiyorlar ve bazı yetkilere sahipler. Özellikle Tahran'daki son üniversite eylemlerinde kullandıkları motosiklet ve sopalarla öğrenciler karşısında "caydırıcı" olarak kullanıldılar. 7) "Çöle İnen Nur" adlı eserinden... 22 Temmuz 2003
|
Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz. Alexa Rating
|