| d e r g i b i 1 0 y a ş ı n d a |
| Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler | Üye olun! |
![]() |
![]() |
| • ELEŞTİRİ |
Bugün: |
"Kırk Gri Hırka" kırkı da gri hırka
|
Cahid Efgan AKGÜL
"güz yüzlü söz eski esrik bir sevdadır yitmiş rengi bitâp, ahengi bitâp, aslı harâp, sûreti kâbus bir sevda es geçilmiş" Kırk Gri Hırka ismi nereden geliyor? Eğer kitaptaki öyküler toplamı 40'ı bulsaydı bu konuda bir kanaat belirtmek kolay olurdu ama kitapta 36 öykü var. Kitapta herhangi bir bulguya rastlayamadım ama Sebepsiz Serçe' yi karıştırırken şu mısralara rastgeldim (tevafuk mu demeliydim?): "..yalan işgal etti yedi kapılı şehri adlar unutuldu atlar vuruldu nil taştı kandil söndü bir hırka kuşandık gri yağmur yağdı silindi izler" Bu mısralar Felix culpa şiirinde geçiyor. Çendan buradan da net bir bilgiye ulaşmak zor. "Hırka" hususunda olmasa da belki şu mısralar bize "Gri" hakkında biraz ipucu verebilir: "..yorgundum lakin bezgin değil galip ya da mağlup değil alim veya cahil değil hiçliğe bağlanmamıştım dünyaya da.. " "Metalik Gri" şiirinden alıntıladığım bu mısralarda net olarak "gri" bir hal var lakin bu bizim aradığımız "gri" olmayabilir. Bu biraz muğlak bir bahis. Gayri çözmek zor. Öykü bir şairin en yakın olduğu alandır. Öykü de, bir şiir kadar kendisine hassasiyetle davranılmasını ister. En az cümleyle en çok yargıyı koymalısınız bu iki tarzda. Elinizdeki malzemeleri (ki bu zihni malzemelerdir) en iyi şekilde kullanmak zorundasınızdır. Mizanınız hasis olmalı. E tabii bir de keskin ve kuvvetli alıcılarınız olmalı. Peki roman.. falan hassasiyet gerektirmiyor mu? El cevap: evet ama.. şiir ve öykü daha bir itina işidir. Neyse bu yargının sonu pek iyi bir yere gitmiyor. Şunun içûndur ki; tartışılmaya çok açık hatta sonuca varılmaya çok kapalı bir mevzu bu. Varmaya çabaladığım saded şu: Edebiyat dünyasında 3 hem şiir hem de öykü yazmış birçok yazar var. Bunlardan birini öncelikle zikretmeliyim; Cahit Zarifoğlu. 4 Ve Sezai Karakoç, Necip Fazıl; hep popüler tartışmalara konu olan Murathan Mungan, Cezmi Ersöz (ki Ersöz öyküleriyle daha ön planda), M.Ö.Mengüşoğlu, Arif Ay.. Gerilere gidersek; A.H.Tanpınar mesela. Listeyi uzatabilirisiniz. Suavi Kemal Yazgıç da bu listede önemli bir yere sahip. Bundan bir süre önce 5 Yazgıç'ın öykülerinin şiirlerinden daha iyi olduğunu iddia eden bir yazı okumuştum. Bunu reddetme hakkımı kullanmak istiyorum. Bana göre Yazgıç öykülerinin gücünü şiirlerinden alıyor. Çünkü öykülerinde kullandığı dil ve üslup şiirlerinde kullandığı malzemeyle birebir olmasa da benzerlikler gösteriyor. "Her yazarın bir üslubu vardır ve bu üslup o yazarın bütün eserlerinde çeşitli şeklilerde görülebilir" diyebilirsiniz. Ama Yazgıç'ta bu daha baskın görünüyor. Örneğin şiirlerinde bol şekilde kelime oyunları ve anlam kaymalarıyla uğraşıyor. Kimi şiirlerinin başlıklarına bakmak bile yeterli: Hayat: Hazin Hazine, Gece Hece, Kara Yara, Değilleme.. gibi. Birçok mısrada kelime ve anlamlarla, bir futbol virtüözünün topla oynaması gibi rahat ve kolay oynuyor. Örneğin; "kıy, kıyam, kıyamet ki sessizliği yalnızca senden sağarım." * "kalbi tut kalbi kalbet kalbi kaybet gaybe doğru.." * "ah!/zan/aşk bu berzah" Bir ritim ve ahenk ustalığı gösteriyor Yazgıç, bu ve benzeri mısralarında. Kırk Gri Hırka kitabında da bu yapıları aynen görebiliyoruz. Öykü başlıklarına bakalım önce: Vadedilmemiş Toprak, Demeyiş, Puslu La, Sırça Serçe.. Bir de öykülerinde kullandığı malzemeden örnek verelim: "leylaların leylası.. leylaların en leyli.. leylilerin en leylisi.." * "ayna içip sarhoş olmuşum" * "sustuğun yeri yar bildim sustuğun yerde bıraktın kendini sustuğun yere gömüldün." * "Yine de kendime açılanı bulamıyorum Demek ki yangın yanılgı" * "Havsalan alıyor mu uzaktaki Köpek havlama havasını" * "su deyince susmak vardı aramızda" * "Yaklaşırım. Yakın olurum. Yanarım" Öykülerinde şiir tadında bölümler bulmak için çok fazla uğraşmaya gerek yok. Öykülerin hepsinde de şiirsel bir hava ve şairane bir eda var. Şüphesiz ki bunları "şiir" diye nitelemek doğru olmaz ama şiirden de ayrı düşünülemez. Mesela "Bağırtı Yok Odalarda", "Vadedilmemiş Toprak", "Kalb ve Kalp" gibi öyküler yapıları itibariyle "şiir" e çok yakın. "Bağırtı Yok odalarda" isimli öykünün 2. kısmını okuyalım: * "kimdik kimlerden kaldık yarım arındık mı nehirde arttık mı yoksa taradık mı saçlarımızı yalnız tırnaklarımız kısa kimliksiz söz verdik gözler leyalan yere yalvardık kimdik diye çirkin kekre" Bu tarz kısa öykülere ben ilk kez Sadık Yalsızuçanlar'ın "Kuş Uykusu"nda rastlamıştım. Yadırgayanlar var bu tarz öyküleri. Zaten "öykü" denilen şey "hikaye"den farklı olarak daha kurgusal bir tarzdan başka nedir ki? Korku Kadınları Kanavası, Dudaklara Konan Kelebekler, Seyrangah öykülerinde Yazgıç uzun soluklu cümleler kuruyor. Bir nevi nefes denemesi yapıyor. Çok da başarılı oluyor. Yazgıç'ın ironiyi bolca kullandığını belirtmekle birlikte, bazı cümlelerini yadırgatıcı ve biraz yersiz bulduğumu da söylemek isterim. "Zaten saçımı senin için süpürge ediyorum" dedi oysa dikkatle bakan herkes farkeder ki aynanın içindeki kadın keldi." gibi absürd bir cümleyi neden kullanmış olabilir ki? Buna tamam diyelim ama ya şu aşağıdaki cümleye siz nasıl bir kanaat notu verirsiniz: "Kimse evliliklerinin son kullanma tarihinin geçtiğini kabullenemiyor.." çok klişe bir espri bu. Arkadaşlar arasında bolca kullanıp yıprattığımız ve söylendiğinde yadırgadığımız bir "humour". Bakın şu cümle ne kadar da paslı bir cümle: "Cebimde ise 14 ocak 1970 tarih ve 1211 sayılı kanuna göre yayımlanan evraktan hiç kalmamıştı.." " .. bense nereli olduğumu bilmiyorum. Dünya mars arası sefer yapan bir mekikte doğmuşum çünkü. Tam ortada doğduğum için nereli olduğumu bilememişler. İşte bu yüzden kimliğimin doğum yeri hanesi boştur. (..) siz siz olun bir haberleşme uydusuyla sakın arkadaş olmayın. Çok geveze oluyorlar." Aşağıda örneğini vereceğim cümleler "ironi"nin daha yerinde ve daha isabetli kullanıldığı cümleler kanımca: "Birden otobüste yalnız kaldığınızı görüyorsunuz şoför mahalli bile boş. Gaz pedalına konmuş tuğla şimdi gerçek. Adam hala gülümsüyor. Bari ben ineyim diyorsunuz düğmeye basınca DURMAYACAK yazısı beliriyor. * Bir sayıdan bir sayıyı çıkardığında elimde kalan sayıyı ne yapacağımı bilmiyordum ki.. hem içinden sayı çıkarılan sayıda kalan boşluk ne olacak? (..) boşluk hayatı dolduran en önemli şey belki de. Suavi K. Yagıç'ın Sebepsiz Serçe'de geçen "menzil kayıp, yol mülema" mısraını aynı şekilde "Yırtık Harita" öyküsünde de kullanmış. Kitapta üzerinde önemle durulan bir husus da: "BEN"! Kendisinden kaçan bir insan hali, "ben" liğini üzerinde yük olarak gören ve ondan kurtulmanın yollarını arayan bir insan profili çiziyor yazarımız. Bu kaygu, kendinden emin olmama hali üzerine kurulmuş. "Bana Dair"den: "ben" bana yük olmamalıydı. Gel gör ki ne kadar kaçarsam kaçayım "ben"i hep yanımda buluyorum. Kurtulmalıyım kendimden. Mesela, onu tanımadığım bir kapıya bırakıp kaçmalıyım. Yazgıç insanın "ben"ini oluşturamayacağını ancak onu keşfedebileceğini fısıldıyor ve bunun bir lütuf ve nasip meselesi olduğunu vurguluyor: "BEN" bundan sonra inşa olacaktı belki de şimdi farketmişti ki inşa edilmiş bir ben asla hakiki kimliğin kendisi değildi. Kimlik icad edilen bir şey değildi çünkü. Olsa olsa keşfolunan bir şeydi. Tabii nasipse.. * "BEN" en aşina olduğum yalan" deyip keskin bir yargı atıyor ortaya ve bizi çokça düşündürecek bir mecraya sürüklüyor. Suavi Kemal Yazgıç "nakşettiklerinin" anlaşılmamasından da şikayet eden bir tavır içinde. "Sonradan hatırlayabildiğim eşkali gölgesine sığındığım su terazisine nakşettimse de manasını sökene rastlayamadım." Ya da şu cümlede olduğu gibi "okunmaya hazır bir kitab"a benzettiği varlığının es geçilmemesini istiyor. Yine "ben"e dikkat çekiyor. "Okunmak için hazır bir kitabım gel gör ki alfabemi sökene rastlayamadım desenlerime bakıp geçtiler basıp geçtiler..." Yazgıç, öykülerini sembollerle inşa ediyor adeta. Anlamı zorluyor. İllaki belirgin anlamlar yüklemek gerekmiyor yazılanlara ama içinizde bir duygu inkişafı meydana getirdiği muhakkak. Sebepsiz Serçe' de de söylediği gibi "manasını çözemediği bulmacalara bırakıyor" bizi. "bir büyük maviyi yuttu kuş" * ".. ve kadeh kaderle doluyor dedi. Ne demek istediğini ancak on yıl sonra anlayabilecektim. Bir kertenkele yardımıyla." Çok hüzünbaz şeyler de yazıyor Yazgıç. "Şiir" tadı taşıyan şeyler: "Oysa daha önce denizi hiç görmemiştim. Gördüğüm en derin mavi gözlerindi. Bir çay ocağında iki ıhlamur arasında tanışmıştık seninle." * "Bir duayı özlüyorum. Yıldızlar.. Hilal.. Sen..." * "Yol ayrılıkları hatırda tutmaya yarar. Menzil ulaşılmamışlığı." * "yüreğim sefer diyordu.." Kimi zaman çelişkilerimizi gözler önüne seriyor: "Ekranda uçağın enkazı ve etrafa saçılmış ceset parçaları belirdi. Biraz sonra tekrar görünen spiker demin facia haberini okurken takındıuğı suratı hiç değiştirmeden bu sefer de Rio de Jenerio daki karnavalı müjdeledi." Ve uyarıyor: "Hayat ve ölüm zıt anlamlı değildir ve doğunca kulağa okunan ezan cenaze namazı içindir." Yazdıklarını da tanımlıyor: "Kelimeler yerlerini bırakınca tuğlaları tarafından terkedilen bir binaya benziyor yazı..kara yazımı kapkara harflerle kağıda istifleyince harfler kaçıyor. Mana göçüyor. " Konuştuklarını "içindeki bazı şeylerin susmasına" bağlıyor. "... yoldan çıkma pahasına yolda olmalı" Yazgıç. Çünkü "daktilosunda ünlem işareti bulunmadığı hakikatini dikkate alanlardanız". Son söz yazarımızın: "Sözlerimsiz kalacağınız zamana çatlayın." Notlar: 1. Kırk Gri Hırka, Suavi Kemal Yazgıç. Eylül Yayınları, 2002 Eylül, İstanbul. 2. Sebepsiz Serçe, Suavi Kemal Yazgıç. Birey yayınları, 2001 Kasım, İstanbul. 3. Bu ne demekse artık. Bu dünya nerdedir ve nasıldır bilemiyorum. 4. Neden özellikle C. Zarifoğlu dedim? Çünkü hem şiirleriyle isim yapıp, hem de şiirleri kadar sağlam öyküler yazabilmiş çok az sanat adamı var. Zarifoğlu bence bu sınıflandırmanın en başında gelen isimdir. Suavi K. Yazgıç da bu sınıflandırmaya girecek kadar iddialı şeyler yazıyor. 5. Ne zaman ve nerede okuduğumu şimdi tam hatırlayamıyorum. Yenişafak Gazetesi'nde kısa bir tanıtım yazısıydı galiba.
|
Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz. Alexa Rating
|