|
ANTRAKT
Yaşamın kıyısında şehrin
varoşlarında...
Bringing Out The Dead
Yönetmen: Martin Scorsese
Senaryo: Paul Schrader
Oyuncular: Nicolas Cage, Patricia Arquette, John Goodman
Martin Scorsese'in son filmi yine bir şehir hikâyesi... Bir ambülans şoförünün
gözünden şehrin parıltılı ışıklarını değil tutunamayanların, alkoliklerin,
uyuşturucu bağımlılarının, hayata pamuk ipliğiyle tutunanların kadraja girdiği
film, izleyenleri de kendi içinde bir yolculuğa çağırıyor.
'Şehir yanıyor' diyor filmin bir yerinde artık insanlara yetişemeyen, hayatlarını
kurtaramadığı için kendini suçlu hisseden Nicolas Cage'in canlandırdığı
kahramanımız... Şehir yanıyor, çünkü kıyısından, köşesinden tutunmaya
çalışanlar kayıp gidiyor birer birer. Kurbanlar çoğaldıkça alevler giderek
büyüyor hem şehirde hem de artık günleri uykusuzluğa yazılı ambülans
şoförünün gözlerinde... Kabuslar görüyor artık genç adam. Son nefesine
yetiştiği bir kızın hayaleti kovalıyor şehrin sokaklarında zamanla yarışırken
şoförü... Sonra yoğun bakıma yetiştirdiği ve yaşaması ihtimallere bağlı bir
adamın kızıyla arkadaş oluyor. Kız, 'su içersen ölürsün' denilen eroinman'a su
verecek kadar iyiliksever...
Hayat, ölüm ve şehir üzerine bir garip psiko-drama.
Scorsese meraklıları zaten şimdiye kadar görmüştür de görmeyenler de fırsat
varken kaçırmaya...

Görevimiz hep aynı
Yönetmen: John Woo
Senaryo: Robert Towne
Oyuncular: Tom Cruise, Dougray Scott, Thandie Newton, Ving Rhames
Tom Cruise'un hasretle beklenen filmi Görevimiz Tehlike nihayet gösterimde... Action
türü meraklılarını memnun edecek yapım, dizi ve sinema filmi formatında
izlediğimiz önceki versiyonlarını düşününce aslına bakarsanız çok da
şaşırtmıyor. Senaristi ustalıkla kurduğu tesadüfler zincirini tıpkı Türk
filmlerini izlerken olduğu gibi biz de tâ başından birbiri ardına ekliyoruz. Başı,
sonu belli, çok da fazla sürprizleri olmayan bir yapım ama albenisi var.. Uçuşlar,
kaçışlar, ağır çekimler, Tom Cruise'un o duygusal, aşık ajan bakışları
salonları tıklım tıklım doldurmaya yetiyor. Türk filmlerini beğenmeyip onlarca
mantık hatası bulan sevgili ve pek değerli sinema seyircileri de ağızları açık
seyrediyor tüm zamanların en iyi aksiyon yönetmeni John Woo'nun mantıksızlık abidesi
filmini...
Türk filmlerini küçümseyen eleştirmenler
de cilalı bir reklam kampanyası ve yaldızlamayla gösterime giren Görevimiz Tehlike'yi
yere göğe sığdıramıyor. Ne diyelim Allah göz, iz'an versin..
Filmin konusuna gelince, tabi ki gizli bir
görev, görevi yerine getirirken kilit rolü oynayacak profesyonel bir hırsız olan
güzel, esmer bir dilber, en az kahramanımız kadar işinin ehli bir kötü adamdan
oluşan kahramanların paylaşamadığı bir virüs...
Öyle bir virüs ki, bulaştığı insanı 20
saat içinde tanınmaz hale getirebiliyor. Virüsü ve antivirüsünü kaçırıp bir
ilaç firmasına pazarlayan kötü adamımızla ilaç şirketinin sahibi arasında geçen
diyaloglar ise belli dönemlerde dünyanın çeşitli ülkelerinde birdenbire ortaya
çıkan bulaşıcı hastalıklar konusunda komplo teorileri üretmemize neden oluyor. Tom
Cruise'un bir görünüp bir kaybolduğu Manolya'da kahramanlardan biri "Hep
filmlerde olur zannettiğimiz şeyler aslında gerçek hayatta yaşananlardan başka
birşey değildir" demiyor muydu?
Kadere inan, gayrısı yalan 
Ben, Şahsen, Bizzat Kendim
(Me, Myself, I)
Yönetmen: Pip Karmel
Oyuncular: Rachel Griffiths, David Roberts, Sandy Winton
Senaryo: Pip Karmel
Belli bir yaştan sonra geri dönüp yaşadıklarımıza baktığımızda hele de
hayatımızda hep birşeyler eksik, yarım kalmışsa 'keşke' demekten alamayız
kendimizi.. Keşke üç yıl önce şöyle davranmasaydım, geçen yazı annemden ayrı
geçirmeseydim, falan zamanda böyle bir karar vermeseydim... Örnekleri çoğaltmak
mümkün... Örnekler çoğaldıkça yaşadığımız 'an' daha da çoraklaşır.., Yitip
gidenler her zaman varolandan daha değerli görünür. Oysa her ânımız bir ân sonra
yitirilmeye ve elimizden uçup gittikten sonra arkasından ağlanmaya adaydır. Bu hafta
vizyona giren "Ben, Şahsen, Bizzat Kendim" de tam da bu noktada bunalımlardan
bunalım beğenmekte zorlananların kendilerini bulacağı bir yapım. Ortayaş
bunalımındaki bir genç kadının hayatla ve kendisiyle yüzleşmesini anlatan film,
istediği gibi bir yaşam süren ancak yaşamındaki eksiklikleri farkettiğinde 'acaba
gerçekten istediğim bu muydu?' diyen kahramanın sorusunun peşine takıyor seyirciyi.
'Böyle olmasaydı da öyle olsaydı acaba neler
yaşardık?' sorusuna cevap arayan filmlerin en sonuncusu olan "Me, Myself, I"
özellikle kadın seyirciyi hedef alarak "kariyer mi, aile mi?" sorunsalına
eğiliyor.
Baştan sona "Sizin adınıza en doğru seçimi daima
kader yapar" diyen yapımcı Fabien Liron'u doğrulayan filmde, mutluluk trenini
kaçırdığını düşünen genç bir kadının 'keşke olsaydı' dediği hayali hiç
beklemediği şekilde gerçek olur. Birdenbire kendini onüç yıl önce ayrıldığı
'Bay Doğru' ile evlenmiş, üç çocuk annesi bir kadın olarak bulan Pamela Drury, ilk
şoku atlatır atlatmaz, 'keşke olsaydı' diye hayıflanıp durduğu yeni hayatına
alışmaya çalışır. Bu arada birbirinden haşarı üç küçük afacana annelik
etmesi, rutin bir hâl alan ve çözülmeye doğru giden evliliğini kurtarması da
gerekmektedir. Kariyerini ve gazeteci kimliğini bir odaya kilitleyen iyi aile annesi
Pamela, bu problemlerin de üstesinden gelir ve herşey yoluna girer.
Ancak kısa bir süreliğine 'mutlu' olsa da ait olduğu
yerin burası olmadığını anlaması uzun sürmez. Çünkü yeni hayatında kadınlara
akıl veren, yaşam biçimi sunan kadın dergilerinde hemcinslerine 'mutlu evlilik'
formülleri öneren aptalca yazılar yazan, bu yüzden de meslektaşlarının alay konusu
olan bir yazardır. Oysa vazgeçtiği hayatta herkes tarafından takdir edilen bir
araştırmacı-gazetecidir. Üstelik kendiyle yüzleşmesi de gelişim çağındaki kız
çocuklarının hayattan beklentileri konusunda yaptığı bir araştırmayla başlar.
Kahramanımız Pamela geldiği noktada beklentilerin çoğu zaman gerçek hayatta
karşılığını bulmadığını ama kader çizgisinin insanı çok daha doğru bir
noktaya getirdiğini farkeder.
Gladyatörüm kahramanım benim !
GLADYATÖR
Yönetmen: Ridley Scott
Oyuncular: Russell Crowe, Joaquin Phoenix, Connie Nielson
Senaryo: David H. Franzoni, John Logan, William Nicholson
Gladyatör görünürde çağlar öncesinde yaşanmış bir hikâyeyi anlatıyor.
Yaşlı ve bilge bir imparator, dürüst, ahlaklı ve çevik bir savaşçı general,
hırslı, ahlaksız, ihtiras dolu bir velihat ve ortada dönen bir iktidar kavgası..
Zaman ve mekan eski ama dünden bugüne değişen pek bir
şey yok sanki. Gladyatör'de dürüst ve ahlaklı bir kahraman olan General Maximus, aslanlara
yem olmak üzere arenanın ortasına atılıyor. Ve milyonların zevkle bir oyun olarak
izlediği gösteride hayatta kalmak için öldürüyor. Modern çağda da adı değişen
arenalarda ölüm-kalım mücadelesi veren kahramanlar gibi Maximus da kötülüğe
karşı iyiliği savunuyor. Savaşçı olduğu halde insanları öldürmekten sakınıyor
ama sonuçta hiç de istemediği ölüm, yaşamını sürdürmesi için kaçınılmaz bir
hal alıyor. Ve öldürdükçe halk tarafından daha da seviliyor. Arenalardaki
dövüşlerle oyalanan halk, İmparator'un nasıl kanlı bir oyuna kurban gittiğinden,
genç imparatorun nasıl hesaplar içinde olduğundan habersiz collesyumun duvarlarını
'Maximus' çığlıklarıyla inletiyor.
Yaşı gereği sinema tarihinin klasiklerinden sayılan
gladyatör filmlerini izleyemeyenler gişe rekorları kıran zamane gladyatörünün
filmiyle bu türün de tadına bakmış olacaklar yönetmen Ridley Scott'un sayesinde.
Bilgisayar icad oldu mertlik bozuldu dedirtecek cinsten teknolojik atraksiyonlara yer
verilse de hakkını yemeyelim etkileyici bir film. Ne de olsa Oscar'a aday gösterilen
"Thelma&Louise" ve hikâyesi, görüntüleri ve müziğiyle kolay kolay
hafızalardan silinmeyen 1492 gibi filmlerin yönetmeninin elinden çıkmış. Yakın
zamanda Köstebek'te izlediğimiz Russell Crowe başarılı bir oyunculuk çıkarmış
(gerçi hep mesaisini bitirip eve dönmeyi düşünen memur edasında, etliye sütlüye
dokunmak istemez bir tavırda ortada dolaştığı için bir türlü 'kahraman' olduğu
hissini uyandırmadı bende. Hatta kahramandan çok -yaşamak için adam öldürmesini
saymazsak- naif bir emir eri gibiydi).
Prodüksiyon anlamında hiçbir masraftan
kaçınılmamış, film için Malta'da Roma İmparatorluğu'nun kalbi sayılan Colosseum,
üçte bir boyutlarında yeniden inşa edilmiş, savaş sahneleri için çok
uğraşılmış -içiçe geçen görüntüler ve ağır çekimlerle seyircinin gözünü
yormayı amaçlıyordu bu planlar sanırım, belki de yönetmenin estetik, sanatsal bir
kaygısı vardı bilemiyorum-, üstelik sürekli kamereya sıçrayan kan, dehşet ve
vahşet filan da fazlasıyla var Gladyatör'de...
Her anlamdaki 'kötü'lüğünün altı kalın çizgilerle çizilen, ihtiraslı bir
veliahtın taht kavgasına kurban giden başarılı bir generalin başına gelenleri konu
edinen filmde iktidarın halka bakışına ilişkin ilginç mesajlar dikkat çekiyor.
Annem Hakkındaki Herşey 
Yönetmen: Pedro Almodovar
Oyuncular: Cecilia Roth , Marisa Paredes, Candela Pena, Penelope Cruz,
Antonia San Juan
Senaryo: Pedro Almodovar
Konu: Oğlu Esteban'ın üzerinden araba geçmiştir ve Manuela'nın göz
pınarları ağlamaktan kurumuştur. Karanlıklar ardında geçmiş ve gelecek birbiri
içine girer. Aynı gece hastanede Manuela beklerken oğlunun günlüğüne göz atar.
"Bu gün annemin yatak odasına bakarken gözlerim yırtık fotoğraflara takıldı.
Hepsi yırtık sanıyorum ki babamın fotoğrafları. Hayatımın yarısı yok aslında.
Onunla tanışmak istiyorum. Kim olduğu hiç önemli değil veya anneme yaşattıkları.
Onu kimse elimden alamaz." cümleleri Manuela'yı çok etkiler. Manuela oğluna
babasının kimliğini hiç söylememiştir. Ona sadece baban ben sen, doğururken
ölmüştü diye anlatmıştır. Oğlunun anısına Manuela Madrid'ten Barcelona'ya eski
eşini aramaya gider. Oğullarının öldüğünü, son sözlerini söyleyecektir.
Oğlunun adını Esteban koyduklarını ekler. Tıpkı babasının da istediği gibi..
Manuela yola koyulur...
Vigo - Yaşam Tutkusu
Yönetmen: Julien Temple
Oyuncular: Romane Bohringer, James Frain, Jim Carter
Senaryo: Peter Ettedgui
Konu: Jean Vigo, Pireneler'deki bir verem senatoryumunda yaşamaktadır.
Ta ki kendi de veremden mustarip, Polonyalı neşe dolu bir kız olan Lydu'yla
tanışıncaya kadar. Kız, Vigo'nun çelimsiz hatlarının gerisinde, derin bir şeyler
görmüştür. Vigo da ona kapılır. Birbirlerine aşık olurlar ve birlikte kaçarak,
Nice'e giderler. Orada Vigo, Victorine Film Stüdyoları'nda ayakçı olarak çalışmaya
başlar. Ama asıl tutkusu film yapmaktır. Ve en büyüt hayali de bir devrimci olan
babasının yaşamını sinemaya aktarmaktır. Bu yüzden de hep otoriteye karşı, hep
çok parlak filmler yapmak için mücadele eder ancak çektiği filmler de sansür
engeline takılır ve yasaklanır.
Bu arada hayatındaki ikinci büyük tutkusu olan Lydu'yla
evlenmiş ve bir de kızları olmuştur. Fakat tedaviyi yarım bıraktıkları için
hastalık kimi zaman Vigo'yu, kimi zaman Lydu'yu perişan etmektedir. Öte yandan Vigo'nun
geçmişiyle bitmek bilmeyen hesaplaşması da yıllar geçtikçe hayatını daha da
karartır. Babasının zamansız ölümü bir kabus gibi peşi sıra gelir. Vigo'nun bu
kabustan sıyrılmasını sağlayacak olansa yaşam tutkusu olan Lydu'dur. "Acı
çeken bir dahi olarak sanatçı" mitinin bir diğer örneği olan filmde, Vigo ile
Lydu'nun kaçınılmaz sona doğru ilerleyen ilişkisi dramanın çekirdeğini
oluşturuyor.
1934 yılında henüz 29 yaşındayken yaşama veda eden
Fransız sinemacı Jean Vigo'nun kısa yaşamını ve çalkantılı kariyerini
araştıran, hızlı tempolu, dramatik bir biyografi Yaşam Tutkusu. Sinemasal üretiminin
toplamı üç buçuk saatten az olsa da Vigo'nun filmleri bugün Avrupa sinemasının
kilometre taşları kabul ediliyor.
İnsanlık
(L'Humanitè)
Yönetmen: Bruno Dumont
Oyuncular: Emmanuel Schotte, Séverine Caneele, Philippe Tullier,
Ghislain Ghesquère, Ginette Allegre
Senaryo: Bruno Dumont
Genç Komiser Pharaoh De Winter yalın, sakin ve mütevazı bir adamdır. Bu, onun naif
varoluşunun öyküsüdür. Pharaoh basittir, ama budala değildir. Fabrikada çalışan
seksi komşusu Domino'ya tutkundur, ama nazik ruhlu Domino kaba saba Joseph'e âşıktır.
Pharaoh'nun günlük yaşamı bayağı sıkıcıdır; duru mizacına pek uymayan bir işi
vardır. Onu diğerlerinden ayıran, başkalarına karşı önlenemez bir duygudaşlığa
sahip olmasından dolayı çektiği bitmek bilmez eziyettir. Pharaoh'nun küçük bir
kızın tecavüz edilip öldürülmesi vakasını soruşturması gerekmektedir. Bu
iğrenç vaka üzerine yürüttüğü soruşturma, yavaş yavaş içindeki ümitsizliği
ve kendi suçluluğuna dair korkusunu açığa çıkarır... . Kendi canavarca
doğamızdan gelen, evrensel bir suçluluktur bu. İlk filmi "La vie de Jésus /
İsa'nın Yaşamı"yla dikkat çeken Bruno Dumont İnsanlık'ta yine basit bir
adamın, genç ve iddiasız birinin öyküsünü anlatıyor. Cannes'da 1999 yılı Jüri
Özel Ödülü alan "İnsanlık" ın Türkiye sinemalarında '16 yaşından
küçükler izleyemez' uyarısıyla vizyona girdiğini de hatırlatalım.
Toy Story
Yönetmen: John Lasseter
Seslendirenler: Tom Hanks, Tim Allen, Jon Cusack, Kelsey Grammer
Senaryo: Andrew Stanton
Andy'nin tatil için bir kovboy kampına gitmesi sonucunda oyuncakları kendi başlarına
kalırlar. Kafasını ilginç oyuncaklar toplamaya takmış Al McWhinggin adlı bir
oyuncak koleksiyoncusunun Woody'i kaçırmasıyla birlikte olaylar gelişmeye başlar.
Woody'nin kaçırılması üzerine Andy'nin odasındaki diğer oyuncak arkadaşları Bay
Patates Kafa, Slinky Dog, Rex ve Hamm duruma el koyarak arkadaşlarını bir müze
parçası olmaktan kurtarmak üzere harekete geçerler. Bütün amaçları Andy kovboy
kampından dönmeden önce Woody'yi kurtarmaktır. "Kutusunda kalıp yıpranmadan
sonsuza kadar kalacak sahipsiz bir oyuncak olmak mı daha iyi, Yoksa sonunda birkaç
yıllık bir ömür sürüp bir köşeye atılmak olsa da bir çocuğun severek
oynadığı bir oyuncak olmak mı?" sorusundan yola çıkan ve video piyasasına
sürülmek üzere hazırlanan Toy Story, Disney stüdyolarının dikkatini çekince 100
milyon marklık bir sinema projesine dönüşmüş. Son dönemde üretilen pek çok karton
film gibi sadece çocuklara değil büyüklere de hitap eden eğlenceli bir yapım...
Önyargı ayırdı bizi..
David Gutterson'un 1995 yılında yayınlanan, 30 dile çevrilen bestseller
romanından sinemaya uyarlanan film, 'insan'ın 'insan'a 'insan' olarak bakmadığında
birbirine karşı ne kadar acımasız olabileceğini düşündürtüyor.
Aşkın Sırları
(Snow Falling on Cedars)
Yönetmen: Scott Hicks
Senaryo: Ron Bass, Scott Hicks
Oyuncular: Ethan Hawke, Youki Kudoh, Rick Yune
Amerikan film endüstrisi sayesinde Amerikan tarihine, hatta yakın tarihine
aşinalığımız daha da artıyor. Ülke sinemamız diğer türlerde olduğu gibi dönem
filmi çekme konusunda da elindeki son derece zengin malzemeyi değerlendirmezken
hatalarıyla, sevaplarıyla kendi toplumunu sorgulamaktan çekinmeyen Hollywood,
kamerasını yakın tarihine sabitliyor.
Seyircinin "Shine" filmiyle tanıdığı Scott Hicks, 1950'lerde, hayali San
Piedro adasında yaşanan bir dramı anlatırken, II. Dünya Savaşı sırasında
Amerika'da yaşanan kriz dönemini de fon olarak kullanıyor. Japonların Pearl Harbour'ı
bombaladıkları sırada Amerika'da yaşayan Japon asıllı Amerikalıların
yaşadıkları gerilimi, bir cinayeti merkez alarak anlatan filmde, farklı ırklardan iki
gencin aşkının 'önyargılara' kurban edilişi de dramın dozunu artırıyor. David
Gutterson'un 1995 yılında yayınlanan, 30 dile çevrilen bestseller romanından sinemaya
uyarlanan film, 'insan'ın 'insan'a 'insan' olarak bakmadığında birbirine karşı ne
kadar acımasız olabileceğini düşündürtüyor.
Savaş başlayana kadar aynı adada dost ve kardeşçe yaşayan Japonlar ve
Amerikalıların birbirlerine bakışları bir anda tersyüz olur. Dinleri ve yaşam
biçimlerine kadar -küçük geleneksel motiflerini korusalar da- neredeyse tamamen
Amerikalı olan Japonlar artık potansiyel düşmandır. Aynı şekilde düne kadar dost
bildikleri Amerikalılara şüpheyle bakmaya başlayan Japonlar da benzer bir tedirginlik
içindedirler. Tam da böyle bir zamanda yaşanan bir deniz kazası sonucu ölen
balıkçının cinayetinden de balıkçının en yakın dostu olan Japon genci Kazuo
Miyamoto sorumlu tutulur.
Hikâyeyi baştan sona, gazeteci olarak cinayet davasını takip eden Ishmael Chambers'in
gözünden izlerken, savaşta bir kolunu kaybetmiş genç adamın, mesleki onur adına
verdiği mücadeleye de şahit oluruz. Babasının kurduğu gazeteyi, onun ilkeleri
doğrultusunda tarafsız gazetecilik yaparak ayakta tutmaya çalışan Chambers, toplumun
baskılarına ve önyargılı tutumlarıyla tâ başından Japon genci suçlu ilan
etmelerine rağmen olayın bir kaza olduğunu ispatlamaya çalışır.
Kim demiş gençler sinema yapamaz diye...
İşte tadı damağınızda kalacak bir film... Bir anda kendini bir ihale
mafyasının içinde bulan garip bir köy çocuğunun akıl almaz hikâyesi... Aşk,
entrika, gerilim, tekmili birden Fasulye'de....
Fasulye
Yönetmen: Bora Tekay
Senaryo: Haluk Özenç
Oyuncular: Selim Erdoğan, Elvin Beşikçioğlu, Bülent Kayabaş, Burak
Sergen, Taner Barlas, Kutay Köktürk, Haluk Özenç, Gürkan Uygun, Özgür Ercan, Haluk
Bilginer |

|
Yıllardır Türk sinemasının ahvali
üzerine bilen bilmeyen herkes laf eder. Sektör olunamayışından, film
çekilemediğinden, çekilse bile salon bulamamaktan, iyi senaryo olmadığından
yakınılır sürekli. Sanat filmleri yapanlar seyirci bulamaz, piyasa işi yapanlar gişe
rekorları kırar ama ciddiye alınmaz. Yok mudur bunun orta yolu diyenlere Konsey Film
adıyla bir şirket kuran bir grup aklı başında, kararlı, yetenekli ve başarılı
genç cevap verdi. Cevap kısa ve netti; "Fasulye"... Evet, evet bildiğimiz
taze fasulye.. Hani şu, etlisi, zeytinyağlısı, turşusu, türlüsü yapılan
fasulye...
Ceplerinde beş kuruş olmadan yola çıktılar. Niyetleri bir film çekmekti.
Senaryoları sağlamdı, kendilerine güvenleri tam. Kapıları aşındırmaktan
bıkmadılar ve sonunda buyur eden birileri çıktı. Projeleri kabul gördü. Herşeye,
herşeye rağmen 'motor' dendi, film çekildi. Bilinen en büyük engel dağıtımdı. Ama
film, kendini sattırdı ve 30 sinemada birden gösterime girdi.
Haluk Özenç'in yazdığı Bora Tekay'ın yönettiği "Fasulye" adına
yakışır bir kampanyayla halka açıldı önce. Taksim Meydanı'nda taze fasulye
dağıttı Fasulye'ciler... Sonra 19. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde ilk
imtihanını başarıyla verdi film. Şimdiyse salonlarda seyircisini bekliyor.
Film için senarist Haluk Özenç, 'öyle böyle değil' diyor, komedi filmi de koymak
istemiyor adını ama eğlenceli bir film olduğunu itiraf ediyor. Bir anda kendini bir
ihale mafyasının içinde bulan garip bir köy çocuğunun akıl almaz hikâyesini konu
alan Fasulye, keyifli bir ilk film.
Son derece bizden ve tanıdık kahramanlarla, bir tesadüfler zinciri oluşturulan
Fasulye'de zeka ürünü espriler birbirini ardına patlarken bir yanda Bülent Kayabaş,
Taner Barlas, Haluk Bilginer, Burak Sergen, Kutay Köktürk gibi usta oyuncuların
ustalıklarına, bir yandan Selim Erdoğan, Elvin Beşikçioğlu, Haluk Özenç, Gürkan
Uygun gibi pırıl pırıl genç oyuncuların yeteneklerine alkış tutuyorsunuz.
Bu tadı başka yerde bulamazsınız, bırakın birbirinin tekrarı abuk subuk, sulu
Amerikan komedilerini... Bir Türk filmi izleyin, Fasulye'nin faydalarından mahrum
kalmayın...
www.fasulye.com
Kazanma Hırsı
(Any Given Sunday)
Yönetmen:
Oliver Stone
Oyuncular:
Al Pacino, Cameron Diaz, Dennis Quaid, James Woods
Senaryo:
John Logan, Daniel Pyne |

|
Konu:
Kim olursanız olun, hayatınızı kazanmak için ne yaparsanız yapın, muhakkak sizin
yerinizi almak için arkanızdan gelen sizden daha genç, daha hızlı ve daha güçlü
biri vardır. Tony D'Amato (Al Pacino) da hayatının dönüm noktasında bu gerçeğin
farkına varır. Başında olduğu futbol takımının 4 sene önce kazandığı
şampiyonluklar geride kalmıştır. Şimdi takım pek çok şeyle mücadele etmek
zorundadır. D'Amato saha dışında da pek çok şeyle mücadele etmektedir; Bir taraftan
başarısız evliliği ve kendisini terk eden çocukları, diğer taraftan da takımın
genç başkanı ve ortağı olan Christina Pagniacci (Cameron Diaz) ile olan
sürtüşmeler... |
Bringing Out The Dead
Görevimiz Tehlike 2
Ben, Şahsen, Bizzat Kendim
(Me, Myself, I)
Gladyatör
Annem Hakkındaki Herşey
Vigo - Yaşam Tutkusu
İnsanlık
(L'Humanitè)
Toy Story
Aşkın Sırları
(Snow Falling on Cedars)
Fasulye
Kazanma Hırsı
(Any Given Sunday)

|