Yoğunlukla düşünürken, bilinçsizce ısırdığı
alt dudağından küçük bir et parçası kopardığını farketti. Elini dudağına
götürdü. Kanıyordu. Cebinden kirli beyaz mendilini çıkardı ve temiz tarafıyla
dudağını sildi.
Az önceki soruya takıldı yine aklı. Peki ya sonra ne olmuştu? |
|
Asabi
adam ve öteki benliği
Olabildiğine karanlık İstanbul gecelerinden birinde ıssız -belki de hatta
ürkütücü- bir sokakta bilinçsizce yürüyordu. Doğrusu nereye gittiğini hiç
bilmiyordu. Bilmek zorunda da değildi zaten.
Aniden -karşıdan hızlı adımlarla gelen- orta boylu, zayıf bedenin varlığını
hissetti. Rahatsız oldu. Gittikçe kendine yaklaşan bu bedenin -ilk bakışta adam gibi
bir adam olduğu izlenimini veren- şık giyimli biri olduğunu anlayınca iyiden iyiye
canı sıkıldı. Bu gereksiz can sıkıntısının tek nedeni kelli felli, genç adamın
kendini dikkatle gözlemlediğini sanmasıydı. Hatta az sonra -daha da ileri giderek
adamın; "Bu sokaktan bilinçsizce kaçıncı geçişin be kardeşim! Başka işin
yok mu senin?" diye sorduğunu varsaydı. Sonra bu varsayımının üzerine yeni bir
varsayım daha ekledi ve kelli felli adamla kendi içinde amansız bir tartışmaya
girişti:
- Elbette gezerim. Babanın sokağı değil ya.
- Evet babamın sokağı olmadığı doğru. Ama her canı sıkılanın -morali bozuldumu
sıklıkla soluğu aldığı değişmez mekan hiç değil.
- Canı sıkılan biri olduğumu ve moralim bozulduğunda soluğu burada aldığımı
nereden çıkardın?
- Ben anlarım arkadaş. İnsan sarrafıyım. Gözlerinde umutsuz bir fersizlik,
yürüyüşünde avare bir hiçliğin izleri var.
- Hoppala! Lafa bak lafa. Adam gibi bir adam olduğunu ispatlamak için felsefeyle
karışık edebiyat parçalıyorsun ama, aslında böylelikle kendini ele veriyorsun.
Gözlerime bir daha bak istersen. Taa derinlerinde umutlu bir inancı duyumsayacaksın.
Sonra yürüyüşümde avare bir hiçlik yok. Ben ne nihilist, ne de egzistansiyalistim.
Hem de avare değil, olabildiğine yoğun biriyim.
- Vay! Felsefeci bozuntusu. Bu kadar konuşmak için çok düşünüyor olmalısın. Çok
düşünüyorsan avaresindir. İşte o kadar. Gene benim dediğime gel sen.
- Tabi ki düşüneceğim. Aynı zamanda eylemde de bulunacağım. Hem sen kime felsefeci
bozuntusu diyorsun.
- Kime olacak, sana.
- Sen belanı mı arıyorsun be adam? Eğer arıyorsan tam üstüne bastın.
- Evet arıyorum, versene belamı. Fasulye gibi nimetten mi sayıyorsun kendini?
- Ulan yedi denizin dışarı attığı. Şimdi ben sana dünyanın kaç bucak olduğunu
gösteririm.
- Dur yapma. Kaçık mısın sen?
- Kaçığım ya! Esaslı kaçık hem de. Ne sandın?
- Tamam, tamam. Uzatma. Senle uğraşamam şimdi.
Al işte! Az önce karşısında aslan gibi kükreyen adam şimdi insan gibi konuşmaya
başlamıştı. Ne yapsındı şimdi bunu? Vursa bir türlü, vurmasa bir türlüydü?
"Soğan erkeği" dedi adamın duyabileceği bir sesle. Sonra devam etti:
"Güçlü olduğunu sandığın zaman saldırıyorsun, güçsüzlüğünün farkına
vardığın an insanlığın aklına geliyor."
Tekmil insanlar böyle değil miydi sanki? Sırtlarını herhangi bir güvenceye
yasladıklarını hissettikleri durumlarda karşılarında her kim varsa bir kaşık suda
boğmaya çalışırlardı. Bedensel -daha çok da- tinsel güçlerinin -aslında
güçsüzlüklerinin- farkına vardıklarında ise; kaşığı, suyu falan unutup insanca
savunmaya geçer ve tehlikeyi savuşturduktan hemen sonra kirişi kırarlardı.
Birden yüksekçe bir kaldırım taşına takılıp yere düştü. Yoğunlukla
düşünürken ne olduğunu anlayamadan hafif bedenini yerde bulmuştu. Ana avrat sövdü.
Sonra bedeninin tüm hafifliğini kullanarak alelacele ayağa kalktı. Tuhaf bir
çekingenlikle çevresine baktı. Etrafta kimseyi göremedi. Varsayımlarında kavga
ettiği kelli felli genç adam yoktu.
"Hayret! Peki ben kiminle kavga ettim?" diye sordu. Olan bitene bir anlam
verememişti. Uzunca bir "Boşver" çekti. Yine tüm kızgınlığı
üzerindeydi. -Hoş! Tersine pek tanıklık etmemişti zaten.- Genelde asabiydi. Çoklukla
tüm evrene ve içindekilere lanet okur, hatta kimi zaman lanet okuduğu evreni
-içindekilerle birlikte- düşlerinde yok ederdi. Bazen de daha azını yapar, hiç
gereği yokken içindeki bir başkasıyla kavga ederdi. Eğer kavgaya konsantre olduğu
anlarda bir başka herhangi bir şey dikkatini dağıtırsa bu kez o şeyle gerçekten
kavga etmeye başlar ve bütün hışmını ondan çıkarırdı.
İşte tam böyle zamanlarda -daha önce kavga ettiği- içindeki bir başkasının bu
defa bitmek bilmeyen uyarılarını, hatta öğütlerini dinlemek zorunda kalırdı.
'Öteki benliği' adını verdiği bu bir başkası kendisinin tam zıttı bir özyapıya
sahipti. Mesela kendi asabiydi, öteki sakin. Kendi olabildiğine idealist, uzlaşmaz,
kötümser ve bir o kadar da hırslıyken; öteki olabildiğine gerçekçi, uzlaşmacı,
iyimser ve bir o kadar da elindekilerle yetinen bir tipti.
Sıklıkla çok kızardı 'öteki benliğine.' Hatta herkesten ve herşeyden daha fazla...
Aslında en büyük düşmanı oydu. Onu içinden kovmadıkça özgürleşemeyecek ve
'kendi' olamayacaktı. "Birgün behemahal" dedi. Ardından devam etti:
"Behemahal kovacağım onu içimden."
Yoğun düşünsel devinimlerini aniden sonlandırdı. Duraksadı ve gökyüzüne baktı.
Bütün sınırsızlığı ve yüksek dinginliğiyle doğmaya yazan güneşi kucaklamaya
hazırlanıyordu. Bu hazırlık -aynı zamanda- sınırlı, devinimli ve alçak İstanbul
günlerinden birini karşılamak için yapılmış sıradan bir hazırlık gibi geldi ona.
Gibi değil, aslında basbayağı öyleydi.
Sonra tekrar yürümeye koyuldu. Tramvay yoluna çıkmak için bir paşanın adını
taşıyan caminin avlusuna yöneldi. Hızla yürürken aniden, avlunun sol tarafında
-beyaz mermer taştan yapılmış- sofavari yükseltinin üzerindeki nesne dikkatini
çekti. Havanın karanlığından daha belirgin bir karaltıyla duran nesneye doğru uygun
adımlarla yürüdü. İyice yaklaşınca karaltı, hafif kirli bir maviliğe; nesne de,
küçük bir çantaya dönüştü. Daha doğrusu kendi, karaltı halinde duran nesnenin
kirli mavi bir çanta olduğunu yaklaşınca algıladı.
"Sahibi kim acaba?" diye düşündü. Çevresine bakındı. Kimsecikler yoktu.
Durumu garipsedi. Böyle aykırı bir saatte, bu çantanın burada ne işi vardı?
Sahipsiz olmamak gerekirdi. İyi de, öyleyse sahibi nereye gitmişti? Beynini kemiren bu
soruların yanıtını ararken, kararsız bir kararlılıkla -kendi içinde- çantayı
sahiplendi ve bilinçsiz bir edimle çantanın yanına oturdu.
Bir cigara yaktı. Derin bir nefesle içine çektiği ilk dumanları ancak dördüncü
üfleyişte ciğerlerinden kovabildi. Elini iki yanağına koyup, başını öne eğdi ve
düşünmeye başladı.
Aniden çantaya ya da kendine yaklaşan bedenin gölge adımlarıyla irkildi. Kafasını
kaldırdı. Genç bir kız, kızgınlıkla çattığı kaşlarının -her iki gözüne de-
yansıttığı sert bir ifadeyle çantaya doğru geliyordu. Kızın gözlerindeki
bakışları çantaya yönelik, kaşlarındaki çatıklığı ise kendine yönelik olarak
yorumladı.
"Galiba çantanın sahibi" diye düşünmesine bile fırsat vermeden kız
çantayı aldı. Sonra hiçbir şey söylemeden, hızlı -ve bir o kadar da kızgın-
adımlarla uzaklaştı. Zorlukla yutkundu. Şaşkın gözlerle kızın arkasından baktı.
Sonra birden yüz hatları gerildi. Kendi de kızmıştı. Kimdi bu? Hem niye öyle
kaşlarını çatmış ve tek kelime bile etmeden -bütün hışmıyla- çantayı alıp
gitmişti? Oysa çantayı kendi sahiplenmiş ve ne güzel de yanına oturmuştu.
Sinirlendi. Sonra, "Çantan da, kaşların da, gözlerin de senin olsun" dedi
yüksek bir sesle. Daha fazla üzerinde durmadı ama, olan bitene mim koymayı da ihmal
etmedi.
Saçlarını -kafatası kemiklerini sızlatırcasına- düşen iri yağmur tanelerinin
darbeleriyle düşüncelerinden sıyrıldı. Kafası bozuldu. Kafasını bozan yağmur -ya
da iri taneleri- değildi. Yağmuru pek sevmezdi ama, olmamak gerektiğini de
düşünmezdi. Çünkü yağmur olmasa, güneşli güzel günlerin ve giderek o günlere
duyulan özlemin ne anlamı kalırdı?
Fakat buna rağmen İstanbul'un yağmurla barışık olması pek canını sıkmıyor
değildi yani. Fazla yağmasa iyi olurdu. Çünkü çoklukla yağdığı zaman yerler
çamurdan geçilmiyordu. Nitekim böyle yağmaya devam ederse -korktuğu başına gelecek-
ve ortalık 'az sonra' çal çamur olacaktı. "Az sonra" dedi yüksek bir sesle.
Sonra kısık bir sesle devam etti: "Ama şimdi, şu an değil."
Birden sırtına dokunan pervasız elin sıcak duyumuyla irkildi. "Hoppala! Kim
acaba?" diye düşünmesi için zihnine fırsat vermeden döndü. Döner dönmez uzun
boylu, tıknaz bir adamın bıyıkaltından gülümseyişiyle karşılaştı. Üst
dudağının ilk kıvrımlarını kaplayan 'komünist bıyığı' ve uzun sakalıyla adeta
"Ben düşkünüm" diye bağıran adamın -daha çok alt dudak kaslarının
devinimiyle dillendirdiği- "Sadece bir cigara" isteğini fazlasıyla yerine
getirdi. Cebinden çıkardığı bir paket Marlboro'yu -cömert bir gülümseyişle-
adamın etli, kocaman eline sıkıştırdı. Adam -ciğerlerinin az sonra bayram
edeceğinin bilinciyle- keyifli adımlarla uzaklaşırken, kendi dondu kaldı. Adamın
zavallı, düşkün hali; eskileri -çook eskileri- anımsamasına yetmişti.
Çocukluktan gençliğe henüz adım attığı yıllarda birini tanımıştı. Adı
Cumali'ydi. Cumali -nerdeyse- bütün zamanını kuytu köşelerde şarap içmekle
geçirir, kafayı bulduktan sonra -kendi gibi- yeni yetme gençlere nasihat ederdi.
Çoklukla sabah kahvaltısını bile şarapla yaptığı için 'Şarap Cumali' derlerdi
ona. Cumali'nin bıyıkları da -az önce cigara paketini verdiği- adamın bıyıklarına
benzerdi.
Ama -üst dudağının ilk kıvrımlarını kaplayan fırça bıyığıyla değil-
yüreği ve beyniyle harbi komünistti Cumali. Yılmaz Güney'i de çok severdi. Fakat
sadece -o da kendi gibi- komünist olduğu için değil. Adana Erkek Lisesi'ni beraber
bitirmişlerdi. Buna rağmen ondan pek bahsetmez, gençlerin onunla ilgili meraklı
suallerini hep geçiştirirdi.
Ama birgün -ayık kafayla- kendisine anlatmıştı Yılmaz Güney'i. O gün saatlerce
sohbet etmişler; Marx'ı, Engels'i, Lenin'i ve bilimsel sosyalizmi konuşmuşlardı.
Hatta Cumali -hızını alamamış- devrimci kavgalarından ve cezaevi anılarından dem
vurmuştu.
Pek keyif aldığı bu sohbetin yapıldığının ertesi günü kötü bir haberle
sarsılmıştı. Cumali yanarak ölmüştü. Cesedinin yanında bir ispirto şişesi
bulunmuştu. Kuvvetle muhtemel o gün -yeterince parası olmadığı için- şarap yerine
ispirto almış, içerken üzerine döktüğü ispirtonun cigarasıyla alevlenmesi sonucu
yanarak can vermişti. Kimbilir belki de intihar etmişti.
Aniden hemen hemen tüm bedenini -en çok da- yüzünü ıslatan çamurla karışık suyun
soğuk duyumuyla irkildi. Yoldan geçen arabalardan biri üzerine çamurlu su
sıçratmıştı. Arabaya ve şoförüne yüksek sesle ağız dolusu bir küfür savurdu.
Şoför -bu kaba küfrü duymamış olacak ki- araba yoluna devam etti. Tüm giysileri
berbat olmuştu. Sonra, bu şehrin çamuru -öyle lanetti ki- bir iki çitilemeyle hayatta
çıkmazdı. Kim yıkayacaktı şimdi bu giysileri? Üzerini değiştirmek için eve
gitmeye karar verdi. Yolunu değiştirdi. Bir saat sonra eve vardı. İyiden iyiye
yorulmuştu. Üzerini değiştirdikten hemen sonra yatağa attı kendini. Ardından derin
bir uykuya daldı.
Neden sonra uyandı. Tüm bedenini kuvvetle gerdi ve yavaşça esnedi. Ardından bütün
aceleciliğiyle dışarı çıktı. Sinemaya gidecekti. Hangi filmi izleyeceğine karar
vermek için tüm seçenekleri zihninde taradı. Artık -iyiden iyiye yaşlandığı
için- aksiyon filmlerine henüz veda ettiği söylenen yeşil gözlü aktörün son
filmine gitmeye karar verdi. Sondan bir önceki filmini izlemişti bu aktörün. Kendisine
hiç yakışmayan üç saatlik mızmız bir filmde, soğuk bir rol almıştı. Neyse ki-
büyük beğeni toplayan- nostaljik ve heyecanlı bir filmle noktalamıştı aksiyon
filmlerindeki kariyerini.
Sinemaya giden yola çıkmak için kirli mavi çantayı ve çatık kaşlı sahibini
gördüğü caminin avlusuna girdi. Hemen sonra beyaz mermer taştan yapılmış sofavari
yükseltiye gözlerinin bilinçsiz edimiyle baktı. Aynı yerde karaltı halinde duran bir
nesne görünce dikkat kesildi. Ardından meraklı adımlarla nesneye yaklaştı. Bu kez;
karaltının kirli bir mavilik, nesnenin de küçük bir çanta olduğunu daha kolay
algıladı. Çantayı -kendi içinde bile olsa- sahiplenmedi ama, yine de bilinçli bir
edimle çantanın yanına oturdu.
Bir cigara yaktı ve düşünmeye başladı. Çantanın sahibi olan kız, birazdan yine
gelecekti. Kızın çatık kaşlarını anımsadı. Bu kez düş kurmaya başladı.
Düşünde kızın kaşları daha da çatıldıkta, kendininkiler olabildiğine gevşiyor
ve giderek içi gülen gözleriyle belirgin bir işbirliği yapıyordu. Buna rağmen
kızın çatık kaşlarının tüm yüzüne yansıttığı sert ifade değişmeyince bu
kez -kendi alnının demirbaş kırışıklarını da yok ederek- dudaklarıyla tebessüm
etmeye başlıyor, ama kızın yüz hatları bir türlü gevşemiyordu.
Gerçekte kendi kaşları çatıktı çoklukla. Gülümsemeyi falan pek bilmezdi. Ama az
önce -düşünde bile olsa- tebessüm etmiş, yine de kızın kaşlarındaki
çatıklığı yok saymayı başaramamıştı.
Korkuyla düşünden sıyrıldı. Evet korkmuştu kızın çatık kaşlarından. Aslında
anlam veremediği ve zihninde çözemediği herşeyden korkardı. Mesela 'öteki benliği'
korktuğu bu şeylerin başında gelirdi. Onun hangi güce hizmet ettiğini ve hatta kime
ait olduğunu bir türlü kavrayamamıştı. Sadece onu düşman edinmişti, o kadar.
Kirli mavi çantanın sahibi olan kızın çatık kaşlarına da bir anlam verememişti.
Gerçi -öteki benliği gibi- düşman edinmemişti onu ama, dost gibi gördüğü de pek
söylenemezdi. "Evet o ne dostum, ne de düşmanım" dedi usulca.
"Peki ne?" sorusunun cevabını kendi içinde vermeye hazırlanırken sinirli
bir elin çantaya uzandığını farketti. İstençsiz bir edimle, kendi de elini çantaya
uzattı ve onu kuvvetle kavradı. Ardından yavaşça başını kaldırdı. Çatık
kaşlı kızın, kızgın gözlerle kendine baktığını görünce süratle başını
çevirdi. Kız, çantasını bütün hışmıyla çekerken, onun kavrayışının bütün
kuvveti çoktan yitmiş ve eli şiddetli bir çekingenlikle çantadan uzaklaşmıştı.
Kız, süratle sırtını dönüp tekrar yürümeye başlayana kadar ona bakmadı. Ve
uzaklaştığına emin olduktan sonra arkasından bakakaldı. İstençsizce bile olsa
yanlış yapmıştı. Çanta kendinin değildi. Elalemin çantasını ne diye
sahiplenmişti ki? "Kimbilir ne düşündü hakkımda?" dedi. Ardından kendi
sorusunun cevabını yine kendi verdi: "Ne düşünecek. Hiç düşünmemiş, sadece
kızmıştır."
Tabii canım! Öyleydi. Hayra alamet değildi o sert bakışlar. Sonra kendi
düşüncelerini yokladı. İlk anda hiçbir anlam veremedi. Kız gelmeden önce düş
kurarken korkmuş, kız gelip bütün hışmıyla çantayı alınca çekinmişti. Evet
çekinmişti, hem de adamakıllı... Peki ya sonra?
Yoğunlukla düşünürken, bilinçsizce ısırdığı alt dudağından küçük bir et
parçası kopardığını farketti. Elini dudağına götürdü. Kanıyordu. Cebinden
kirli beyaz mendilini çıkardı ve temiz tarafıyla dudağını sildi.
Az önceki soruya takıldı yine aklı. Peki ya sonra ne olmuştu? Sorunun cevabını
veremedi. Sadece tuhaf şeyler hissettiğini biliyor, ama artık korkmuyordu. Zihnini
Kantçı bir bilinemezcilik kapladı. Fakat -Kant'ınki gibi 'eleştirel ve aşkın
değil, kuşkucu ve içkin bir bilinemezcilikti' bu.
Aniden eve gitmeye karar verdi. Sinemayı, yeşil gözlü aktörün son filmini falan
unutmuştu. Ertesi gün yine gelmek üzere ayrıldı oradan. Eve vardığında saat epeyce
ilerlemişti. Bütün gece uyumadı. İstanbul yeni bir güne hazırlanırken, kendi de
dışarı çıkmak üzere hazırlandı ve soluğu aynı yerde aldı. Ama ne çantayı, ne
de çatık kaşlı sahibini görebildi. Can sıkıntısıyla eve döndü. Ertesi gün
tekrar aynı yere gitti. Çanta ve çatık kaşlı sahibi yine yoktu. Ertesi gün ve daha
ertesi gün tekrar denedi. Fakat her ikisini de göremedi. Yağmur sularıyla ıslanan
sofavari yükseltinin üzerine umutsuzca oturdu ve düşünmeye başladı.
Çatık kaşlı kız niye gelmiyordu? Kendi gelmeyecekse bari çantasını bıraksındı.
"Çantayı mı özlüyorum, yoksa sahibini mi?" diye sordu. Aslında her ikisini
de özlüyordu. Ama günlerdir; ne çantayı, ne de sahibini görebiliyordu. "Galiba
benim yüzümden gelmiyor" dedi yüksek bir sesle. Peki çantasını sahiplenmesine
mi kızmıştı, yoksa oracıkta beklemesine mi? Besbelli her ikisine de kızmıştı.
Kızmasa pekala gelirdi.
Umarsız ayağa kalktı ve yürümeye başladı. Morali bozulmuştu. Ağzında
dolaştırdığı hilali azıdişleriyle ikiye ayırdı ve yere tükürdü. Eve gitmek
üzere yola koyulduktan sonra, "Birgün behemahal" dedi. Ardından
mırıldanarak devam etti: "Behemahal her ikisini de göreceğim."
Aniden sinirlendi. Adımlarını sıklaştırdı. Sinirlendiği zaman hızlı yürür,
hızlı yürüdüğü zaman -nerdeyse diz hizasına kadar- pantolonuna çamur
sıçratırdı. Bir süre sonra eve vardı. Pantolonuna baktı. Nerdeyse diz hizasına
kadar çamurla kaplanmıştı. Üzerini değiştirdi ve hemen ardından yatağa attı
kendini. Daha sonrasını hatırlamadı. Ertesi sabah uyandı. Saate baktı. Deliksiz
uyumuştu. Kalktı ve alelacele üzerini giyindi. Yine aynı yere gidecekti. Yola koyuldu.
Neden sonra çantayı ve çatık kaşlı sahibini gördüğü caminin avlusuna vardı.
Beyaz mermer taştan yapılmış sofavari yükseltiye umut dolu gözlerle baktı.
Birden yüzü süratle başkalaştı. Gözlerindeki umut, şaşkınlıkla yer
değiştirdi. Sofavari yükseltinin üzerinde duran kirli mavi çantanın hemen yanında
bir genç oturuyordu. İki elinin arasına aldığı başını öne eğmişti. Besbelli
yoğunlukla düşünüyordu. Yüzünde uzlaşmacı ve iyimser bir ifade vardı.
Elindekilerle yetinen gerçekçi bir tip olduğu her halinden belliydi.
Onu hemen tanımıştı. Birden aklına parlak bir fikir geldi. Yüzünde bir kaşif
edasıyla 'öteki benliğine' kaba bir küfür savurdu. Hiçbir yanıt alamadı. Oysa her
zaman, ona yönelik küfürlerinin karşılığını fazlasıyla alırdı. Durumu anlamaya
başlamıştı. Emin olmak için bu kez daha ağır bir küfürle sataştı 'öteki
benliğine.' Küfrü yine karşılıksız kaldı. Artık emin olmuştu.
Hemen sonra çatık kaşlı kızın; çantanın yanındaki gence yaklaştığını
farketti. Gerçi, kızın kaşlarındaki çatıklar, gözlerindeki sert ifade falan
gitmişti ama, bu kez de yerini
-yüzünün tüm kıvrımlarını kaplayan- soğuk ve içtenliksiz bir tebessüme
bırakmıştı.
Genç ise, sıcak ve içten bir tebessümle çantayı kıza uzattı. Sonra her ikisi de;
gözlerini, uzaklardaki -taa uzaklardaki- aynı noktaya sabitleyip; o noktaya doğru
sabırlı adımlarla -ilk kez- yürümek yerine, birbirlerinin gözlerine sabırsızca
bakarak
-ilk ve son kez- yollarını ayırdılar.
Yüksek bir sesle, "Kirli mavi çanta, çatık kaşlı kız ve öteki benliğim. Her
üçünüzü de seviyorum" dedi. Önce -kırgın gözlerle- çantaya ve çatık
kaşlı kıza baktı. Sonra
-barışçıl gözlerle- 'öteki benliğine'... Gözlerini 'öteki benliğine' sabitledi
ve ona doğru sabırlı adımlarla -ilk kez- yürümeye başladı. Neden sonra gözlerinin
sabitlendiği noktaya varınca -sesini olabildiğine alçaltarak- son noktayı koydu:
"Artık hepimiz de özgürüz."
Ferhat ÜNLÜ
Ana Sayfa / Müzik / Sinema / Kitap / Tiyatro / Sergi / Fuarlar / MedyaLink
Radyo / TV / Dergibi Arşivi / Arama / Jenerik / Mesajlar / Yarışmalar

|
|

Ünlem:
Tefekkür kalesinde
yeni bir burç...
|