Ana Sayfa

Editörden

Hakkımızda

Mesaj Formu

Arşiv

 

FERHAT ÜNLÜ

I'm a Turkish man in Newyork

Hayat keşfedip ad vermektir.
Büyük bileşimler ülkesinin manevi başkentini gördüğümde Kristof Colomb'un bilinçsiz keşfini düşünüyordum. Kıtayı Colomb keşfetmiş, ama Amerigo Vespuci'den esinlenerek ad konulmuştu. Bunun Colomb'un yırtıcı kişiliği ya da kilisenin ona negatif bakışıyla ilgili olup olmadığını düşünürken gökyüzünün mavi karanlığına sabitlemiştim gözlerimi. Gökyüzü burada karanlıkta bile mavi görünüyordu.

Öyle ki, şehrin göz kamaştırıcı ışıklarının altında gökyüzünün mavimsi tonlarla örüldüğünü sanıyordunuz. Mavi karanlık çok uzaktı Manhattan'ın cadde ve sokaklarında koşuşturan insanlara. Ve onu o kadar uzak kılan şey millerle ölçülen mesafeler değil, karşıtlıkları belirleyen pozitif ve negatif güçlerin uzlaşımıydı.

"Burada kaybolmak imkansız" diyordum kendi kendime. Numaralandırılarak standartize edilmiş caddeler sokakları, sokaklar caddeleri diklemesine kesiyor. Doğunuzu kaybetseniz, kuzeyinizi; güneyinizi kaybetseniz batınızı bulursunuz.

Port Authority Terminali'nden çıkıp 42. sokaktan 34. sokağa kadar yürüdüğümden beri aynı soruyu soruyordum çekingen bir tonda: "Burada kaybolmayı nasıl başarabilirim?" Beni almaya gelen Gürcan'ın arabasını gördüğümde bunu daha emin bir tonda neredeyse bağırarak söylemeye başladım.

Manhattan'ın dışı için aynı şeyin sözkonusu olmadığını duymuştum. Brooklyn, Queens ve Bronx'ta yerleşimin 'özellikle yönünüzü kaybetmeyi önleyecek tarzda' yapılmadığı söyleniyordu. Bu, Manhattan'a has birşeydi. Gerçi Manhattan'ı da fazla abartmamak lazımdı esasen. Sonuçta bir ada. Zamanında Avrupalı göçmenler Kızılderililerden üç çuval buğday ve beş tüfek karşılığında satın almışlar burayı. Birşey değil tabii...

Birleşik Devletler'de enflasyon hemen hiç yok, ama gel de bunu gökyüzünü zapteden binaların sahiplerine anlat. Tabii Kızılderililer daha sonra bu adayı 'enflasyon yok' bahanesiyle aynı mübadele değeri üzerinden satın almaya kalkmak gafletinde bulunmamışlar. Herhalde artık o beş tüfeğin -sayısı bizce belirsiz- Patriot füzesi şeklinde evrimleştiğini ve Manhattan'ı geri almak istemeleri durumunda bu füzenin hedefi haline geleceklerini anlamış olmalılar.

Sahi güç kimdeydi bu devasa kentte? Empire State'i ve giderek neredeyse tüm Manhattan'ı zaptetmiş uluslararası Musevi sermayesinde mi, Brooklyn'in tek hakimi olabilmek için yarışan Rus ve İtalyan mafyasında mı, halkın gözüne batmamak için
ortalıklarda pek görünmemeye özen gösteren federal poliste mi, yoksa Harlem'de beyazlara 'white dog' diyen zencilerde mi? Bunu henüz anlamamıştım ama gücün, biz yabancılarda olmadığı kesindi. Kesin olan birşey daha vardı: "Newyork'a hakim olan, ABD'ye; ABD'ye hakim olan da dünyaya hakim olur."

'I'm just a new boy in this state' (Ben yeni bir çocuğum bu eyalette) diye düşünüyordum. Sahiplikle hiç işim olmaz. Newyork City'den üç beş fotoğraf karesinin sahipliği yeter bana. Ne yapacağım koskoca kenti, hatta eyaleti. Sonra haksız yere sahiplenirsek John Steinbeck'in -küçük fareleri severken öldüren- 2 metre küsürlük kahramanının durumuna düşeriz. Hoş!, ne buranın fareleri küçük, ne de ben 2 metre küsürlüğüm. Burası devasa bir kent ve metrosu da devasa farelerle dolu. Devasa kentin, devasa fareleri...

Belediye bunları ortadan kaldırmak gibi çarpıcı bir fikir ortaya atmış. Fakat önce vatandaşların nabzını yoklamışlar. Sıkılmasalar fareleri öldürme konusunda fikir birliğine varabilmek için referandum yapacaklar. Hoş! Referanduma gerek kalmadan sivil toplum örgütleri ayaklanmış, vatandaşlar muhalefet etmiş. "Deneyde kullanmayı biliyorsunuz, öldürmeyin farelerimizi" demişler.

Tam olarak böyle olmasa da buna benzer şeyler söylemişler işte. Kentin asıl patronu görünümündeki belediye başkanı da Polyannacı bir yönelimle, "Zaten 'kanaliza'syonlardaki atıkları fareler temizliyordu" fikrine 'kanalize' olmuş ve böylece savaşı fareler kazanmış.

Neyse biz 'non-immigrant' (göçmen olmayan) olduğumuz için bize söz düşmez. Burada söz immigrant'a da düşmüyor esasında. Peki söz kime düşüyor? Yerlilere soruyorum. Manhattan, Kızılderililer'den alındığından beri buranın yerlileri de bayağı değişmiş. Püsküllü, şapkalı yerliler yok artık. Çinli de olsa, Jamaikalı da olsa kerli ferli adamlar bunlar.

Manhattan Ruslar'dan sorulur

İkinci gün metroda tanıştığım bir Rus, 'Gücün kimde olduğu nereden baktığına bağlı' diyordu. Tabii dolaysız cevap vermek işine gelmiyor adamın. Çünkü ırkdaşları Newyork'un belli başlı bölgelerini silah zoruyla zaptetmişler. Bir mağazaya ya da benzin istasyonuna gidiyorlar. "Al sana şu kadar para. Buraya biz de ortağız" diyorlar. Kabul etmezsen canından olursun.

Neyse ki buranın mafyası biraz insaflı. Ortaklık için sınırlı da olsa para veriyorlar hiç olmazsa. "Buralara Rus mafyası hakimmiş. Bayağı da insaflıymış Rus mafyası" diyorum. Gülümserken doğruluyor: "Evet, ama komünizmin yıkılmasından sonra geldi Ruslar. Önceleri Brooklyn ve Manhattan sokaklarını İtalyanlar yönetirdi. Şimdi Ruslar var. Ama devlet bunları biliyor. Burada devletten habersiz iş yapamazsın."

"Her tarafta öyle. Bizim orada da..." diye düşünüyorum ben de. "Ülkem aleyhine atıp tutmayayım şimdi" diyorum ama bir taraftan da herifi konuşturmak için benim de konuşmam lazım. Neyse "Sana spagetti ısmarlayayım mı?" diye geçiştiriyorum. Onaylıyor susarak. Pennsylvania Station'a gidiyoruz. Fakat spagetti berbat. İlk günkü böyle değildi. Fikrimi söylüyorum. Rus'un yanıtı ilginç: "Not good spagetti. But good food" (İyi spagetti değil, ama iyi yiyecek.)

Bunlar ne zeki adamlar yahu. Her seferinde verilecek ilginç bir cevap buluyorlar. Bir keresinde "Fotoğrafınızı çekebilir miyim?" diye sorduğum bir taksi şoförü, "Buna ihtiyacım yok" yanıtını vermişti. Ben de "Benim ihtiyacım var" demiştim, ama nafile bir türlü kabul ettirememiştim isteğimi.

Rus yoldaşımdan iyi dileklerle ayrılıyorum. (Metrodaş desem daha doğru olur. Hem yanlış anlamaları önlemiş olurum.) Biraz da bizim Türkleri bulalım. Ne yaparlar bu koca state'de? Türkler genel olarak iki gruba ayrılmış. Karşı tarafta New Jersey'de ya da Manhattan'ın dışında Long Island, Jamaica, Sayville veya Southampton'da benzin istasyonu işletenler ve bu istasyonlarda çalışanlar diye...

Southampton, Newyork'un gözde yazlık mekanlarından. Al Gore bile zaman zaman tatilini geçirmek üzere buraya geliyormuş. Gerçi Gürcan'ın Southampton'daki yazlık evinde kaldığım üç gün boyunca gelen giden olmadı. Sanırım Gore; seçim telaşından bizim buraları ziyaret etmeye vakit bulamadı. Öte yandan Newyork'luların ABD seçimlerinden pek hazzetmedikleri kesin. Newyork'ta bir taksi şoförü seçimlere ilişkin fikrini, "Crazy" (Aptalca) sözüyle açıklıyor.

Türkler memnuniyetsiz

Türkler ne yaparlar bu koca eyalette demiştik. Aslında kendileri de bilmiyorlar ne yaptıklarını. Çoğunluğu sabah 6'dan akşam 5'e kadar çalışıp bunun karşılığında 2-3 bin dolar maaş aldığını biliyor sadece. Kimisi parası iyi olsa da sıkılmış burada yaşamaktan. "Biraz daha para biriktirip gideceğim" diyor bu gruba girenler. Davulun sesi uzaktan hoş gelir. Türkiye'de de çokları ABD'ye yerleşmek için can atıyor. Bence -eğer imkan dahilindeyse- yerleşmeden önce ziyaret etmekte fayda var.

Hoş! Buraya giren çıkmıyor, çıkamıyor da... Üç aylık vizeyle iki yıldır çalışanlar dahi var. Türkiye'ye dönerse ABD'ye tekrar girmesi zorlaşacak. Hem nasılsa Federal Büro da karışmıyor kaçak işçilere. Kendini ihbar edip, "Ben burada kaçak olarak çalışıyorum" desen bile "Bizi ilgilendirmez göçmen bürosuna git" diyorlarmış. Göçmen bürosunun da ilgilendiği söylenemez.

Adamların toprağı geniş. Gönülleri de geniş, haklarını teslim etmek lazım. Yabancıları pek seviyorlar. Belki de yabancıyla yerli kavramları büsbütün birbirine karıştığı için seviyor görünüyorlar. Neyse her koşulda şanslıyız, ama şanslı olduğumuzu da bilmiyoruz. Sting, Newyork'ta bir İngiliz olduğunu düşük oktavla dillendirirken şanslı olduğunu biliyor muydu sanki? Gerçi ben her zaman Pink Floyd'u tercih ederim.

Biraz daha Manhattan turunda fayda var. Bu meşhur Trump Tower'ı bulmak lazım. Dinç Bilgin ve Zafer Mutlu'nun yanı sıra "Ömer Bilgin ve Ertuğrul Özkök'ün de katı var" diyorlar orada. Central Park'ın güneyine düşüyor bu görkemli bina. Elinizle koymuş gibi bulursunuz. Manhattan'da kaybolmak ne kadar zorsa bulmak o kadar kolay.

Vakit geçiyor. Hava büsbütün kararmadan The Statue Of Liberty'i (Özgürlük Heykeli)'ni fotoğraflamam lazım. Taksiye biniyorum. Buranın taksileri de bir garip. Şoför mahaliyle yolcu bölümü arasına cam bölme koymuşlar. "Bu ne için?" diye soruyorum Jamaika asıllı olduğunu öğrendiğim şoföre.

"Güvenlik için" diyor. Ben, 'bir cam bölmenin bu devasa kentte nasıl güvenliği sağlayacağını' düşünürken Liberty'e varıyoruz. Taksimetre de 17 dolar yazmış çaktırmadan. Parayı ödedikten sonra koşar adımlarla gişeye gidiyorum. Gişe 15 dakika önce kapanmış. İyi mi, The Statue Of Liberty'i keşfedemeyeceğiz şimdi. Neyse burayı çoktan keşfedip ad koymuşlar zaten. Adı üstünde Statue Of Liberty diyor. Hem Kristof Colomb bile Birleşik Devletler'e ad verememiş.

Gerçi onun keşfi bilinçsizdi tarihsel işaretlere göre. Gökyüzü bir gün önceki gibi mavi karanlığa gömülürken yine Colomb'u ve Amerigo Vespuci'yi düşünüyorum.
Mavi karanlık belirginleşiyor.
Uzaktan The Statue Of Liberty'e bakıp gülümsüyorum.
Öyle güzel ki...

bu ürün hakkındaki düşüncelerinizi bizimle paylaşın!..