|
Life is Death Yıllar önce bir dostu,
"Doğumunu hatırlıyor musun koca Barret?" diye sormuştu ona. "Ve lanet
olsun, ölümün bir anısı var mı sende?" Barret; 25 yaşındayken hayatının, beyaz bomboş bir kağıt olduğunu düşünüyordu ve artık o kağıdın olgun gülümseyişler ya da alaycı kahkahalarla çiziktirilerek eskidiğini deneyimle biliyordu. Barret'a göre kağıtları çokça karanlanmış insanlar hayatlarını koruyamaz hale gelirlerdi. Bu durumda kağıdın sahibine boş yer kalmazdı. Koruyabilecek bir hayat kalmazdı geriye. Barret'ın beyaz kağıdında -Sir John Locke'un deyişiyle Tabula Rasası'nda- da boş yer kalmamıştı. Lanet olsun, artık onun da koruyabilecek bir hayatı yoktu. Gülümsedi. Öznel tarihinin kuytu bir
köşesinde kalan eski birkaç günü hatırladı. O zaman böylesine garip bir ölüm
gününe tanıklık edeceğini düşünmemişti bile. O zaman Türkiye'nin gözde kenti İstanbul'da seçkin bir işadamı olarak büyük sermaye gruplarıyla sıradışı görüşmeler yapıyordu. Görüştüğü birden fazla holding vardı ama Mr. Barret hep aynı yüzleri gördüğünü sanmıştı. Daha önceden tanımadığı bir dolu insanla yüzyüze gelmiş ve onlara Londra merkezli şirketinin ürettiği küçük mucize çipi tanıtmıştı. Bu çip, Barret'ın şirketi Sky'ın; özgün tasarımı olan olağanüstü kamerayı içeriyordu. Kibrit kutusu büyüklüğündeki bu çip sayesinde istenilen anda, istenilen koşulda mükemmel çekimler yapılabiliyordu. Dahası aletin, çekime konu olan nesnelerin önündeki küçük engelleri bertaraf etme özelliği vardı. Böylece ince bir tül perde ve hatta koyu siyah bir elbisenin ardındaki görüntüleri anında vizör üzerinden izleme imkanını elde edebiliyordunuz. Özetle insan zihninin ürünü olan bu mucize kamera, insana -görebileceğinden daha fazlasını- gösteriyordu. Görünenin ardındaki gerçeği veriyordu size. Barret, şirketinin ürünüyle gurur duyuyordu. Görüştüğü her holding yöneticisine, ondan satın alınası bir nesne olarak değil, tapılası bir Tanrı olarak sözediyordu. Evet Barret'a göre bu çip Tanrı'ydı. Türk Holdingleri ise bu konuda Barret'tan daha umutsuzdular. Bir kere çoğunun böyle bir ürüne gereksinimi yoktu. Kendi standartlarında iş yapmaya alışmış olan şirketler, hiç tanınmamış, piyasası bilinmeyen bir aleti ihraç edip Türkiye'de pazarlama riskini göze alamazlardı. Yurtdışından getirilen parçalarla otomobil ya da müzik seti üretmek daha mantıklı geliyordu bu şirketlere... Barret'ın sözlerini ve giderek mucize kamerayı ciddiye alan şirketler bile ürünün Türkiye'deki pazar payı konusunda umutsuzdu. Ayrıca mali açmazlarını da gerekçe gösterip alışverişe yanaşmıyorlardı. Bunlardan biri Atılım Holding'ti. Mr. Barret, bu holdingin yönetim kurulu başkanı Selim Tansel ile dört gün içinde tam üç kez görüşmüş, ama ondan -hiç olmazsa- numune satışlara malzeme olacak 100 çipin ihracı konusunda net bir yanıt alamamıştı. Bay Tansel'e göre kameranın Tanrısal dehasında kuşkuya yer yoktu, ancak bilinçsiz Türk tüketicisine güvenilip yola çıkılabilir miydi? Kaldı ki halk, televizyon ya da sinemada izlediği görüntülerin hammaddesini -neredeyse bir annenin özverisiyle- meydana getiren kamerayı bile yeterince tanımıyordu. Şu halde halkın, kameranın çok daha gelişmiş minik bir türdeşi olan bu çipe alışıp onunla iş yapması en az beklenecek bir şey olmalıydı. Barret, son görüşmesinde Tansel'e,
"Halka güvenmeyin öyleyse de siz de..." demişti. "Büyük buluşlardan
en son yararlanan halk olmuştur. Bu teknoloji harikası Tanrı'yı, başka yüce amaçlar
için kullandırın." "Bakın. Bu alet size görünen
ötesi dünyayı sunuyor. Onun sayesinde -Türkiye'deki yabancı gizli servis ajanları
başta olmak üzere- görüntülenmek istenen herkesi küçük bir kasetin içine
hapsedebilirsiniz." "Bu konuyu yönetim kuruluyla
görüşmem gerek Mr. Barret. Bana iki gün süre verin. Sekreterim iki gün sonra sizi
saat 15.00'da arayacak." Selim Tansel, iki gün sonra Barret'ı ofisine çağırmış ve ilk partide 100 çipin ithalinin şirket yönetim kurulunca uygun bulunduğunu bildirmişti. Satışın karşılığı olan para, Sky şirketinin UBS Bank Zürih Şubesi'ndeki hesabına dolar üzerinden yatırılacaktı. Rakam güçlü bir holdingin yönetiminin bile azımsayamayacağı bir rakamdı: 1 milyon dolar... Mr. Barret o görüşmeyi ve ondan sonrasında yaşananları dün gibi anımsıyordu. Şimdi göğsündeki -birbirine son derece yakın- iki kurşun yarasının acısıyla kıvrılan yaşlı bir adam olarak bile yapabiliyordu bunu. İnsan yaşlanınca ve hele de ölümüne yaklaşınca daha iyi anımsar. Barret'ınki de tam olarak böyle bir anımsamaydı. Hatıralarının zamansal sıradüzeninde büyük bir hızla ilerledi ve yakın, çok yakın bir ana geldi. Az önce Sig Sauer marka olduğunu tahmin ettiği tabancadan çıkan iki kurşunla yere serilmişti. Kurşunlar, evine ansızın giren iki davetsiz misafirden kısa boylu olanının elindeki tabancadan çıkmıştı. Yüzü maskeli olan bu adam 1.74 boyunda, etine dolgun bir tipti. Barret tatil gününde dinlenirken, evinin çelik kapısı birkaç anahtar tıkırtısından sonra anlaşılmaz bir süratle açılmış ve yaşlı adam evin salonunda, pencereye yakın bir yerde uzandığı şezlongundan fırlamıştı. Adamlardan biri 1.80 boylarındaydı ve yüzündeki siyah maskeyle oldukça ürkütücü görünüyordu. Elinde Uzi marka otomatik bir tüfek vardı. Onun ardından çıkıp gelen kısa boylu adam Barret'ı ayakta görür görmez bir şey söylemeksizin silahını ateşlemişti. Barret iki kurşunun sol göğsüne girdiğini duyumsadıktan sonra yere yığılmıştı. Ve tam bir saattir işte o yığıldığı yerde yatıyordu. Kısa boylu gangster, Barret'ın öleceğini biliyormuşçasına daha fazla ateş etmemiş ve uzun boylu adamın ardından çıkıp gitmişti. Barret'ın canı hala çok acıyordu. Bütün acısına rağmen diğer odaya kadar sürünüp telefon edebilir ve ambulans çağırabilirdi. Ama bunu yapmamıştı. Sanki ölüme hazırlanıyordu. Geçmişte koruyamadığı -koruyamadığına inandığı- hayatının son bulmasını istiyordu. Elini göğsünden çekti. Parmakları
titriyor, sırtı üşüyordu. Uzun, mavi yolu aşmayı düşledi son kez. Ve yüzü
büsbütün durağanlaştı. Ne yıllar önce ürettiği çipi, ne onu sürekli ölümle
tehdit eden cinayet şebekeleri, ne yaşamını bir fare gibi kemiren kadınlar, ne de
koruyamadığı hayatı... Villanın salonu; çiçeklerden başka,
bir dolu Japon minyatür ağacıyla bezenmişti. Adam sırıttı ve gazeteleri aldı.
Gözlerini sayfalar üzerinde hızla gezdirdikten sonra bir habere dikkat kesildi.
Gezinmekten yorulan gözleri şimdi orada Böylece İngiltere'de Mayıs ayından bu yana öldürülen ünlü işadamlarının sayısı dörde yükseldi. Daha önce komünikasyon sektöründe faaliyet gösteren Sky Holding'in Yönetim Kurulu Başkanı Alan Barret, güvenlik danışmanlığı şirketi Army'nin patronu Clark Port, tekstil sektörünün devi Mirror'un büyük hissedarı David Mirror da esrarengiz suikastlere kurban gitmişlerdi. İngiliz ulusal polisi ve SIS, şimdi bu cinayetlerin gizini çözmeye çalışıyor." Adam haberi okuduktan sonra cep
telefonunu aldı ve tuşları hızla çevirdi. Karşıdaki ses pek tanıdıktı: Toplantı masası, sıcak salonun ortasına kasvetli ve hatta mağrur bir önder gibi yerleştirilmişti. Masa T harfini anıştırıyordu ve sıradan bir gözlemci bile bu T harfinin yetkin bir elyazısı tekniğiyle çiziktirildiğini öne sürebilirdi. Salonda yedi kişi vardı. Oradakilerin
-ya da en azından bu toplantının- başkanı olduğu anlaşılan kişi masanın yatay
düzleminde görkemli bir koltuğa öylece oturmuş konuşuyordu. Sık, biçimli kaşları
ve neredeyse gözlerinin üçte birini örten göz kapaklarıyla oldukça karizmatik
görünüyordu. Konuşurken, dolgun dudakları hırçın bir boğa gibi deviniyordu. Bir
ara nefesini toplamak için sustu. Oradakiler onun bu suskunluğuna yine suskunlukla
yanıt verdiler. "Hayat ölümdür" diye
gürledi Başkan ansızın. "Bilmiyorum" dedi Başkan
ölgün bir tonda. "Bilmemek en büyük mutluluktur." Üye önündeki not defterine bakıp
sırıttı: "Bunun konumuzla ne ilgisi
var?" diye sordu Başkan'ın solundaki üye. "Hımm. İlginç, gerçekten çok
ilginç" dedi Başkan. "Hala bağlantıyı
kuramadım" diye böldü Başkan'ın solundaki üye. "Daha bitmedi. Silahın menşei ABD. Seri numarası 685312. Bir Smith-Wesson. Satıcı şirket RKT Company S.A. Bu ABD şirketi, silahı İngiliz Güvenlik Örgütü MI5'a satmış. Bir MİT görevlisi, İngiliz Gizli Servisi'ne çalışan bir Türk casusun faaliyetlerini tespit ettikten sonra öldürülüyor. Hem de MI5'a satılan bir silahtan çıkan kurşunlarla..." "Ve daha sonra casusluk
faaliyetlerinin tespitini sağlayan kamerayı ihraç eden İngiliz şirketinin patronu
vuruluyor. Ardından da başka işadamları..." diye tamamladı Başkan. "Haklısınız" dedi Başkan.
"Fakat yine de araştırılmaya değer." Sonra siyah kısa saçlı, mavi gözlü
yolcunun pasaportuna baktı. Name, surname hanesindeki Josef Polemar adını okudu.
Fotoğraftaki görüntüyle, gerçek görüntüyü karşılaştırdı. Ortada çelişik
bir durum yoktu. "Artı ve çarpı" dedi
Polemar gülümserken, "Matematiğin büyük gizemi." Şef Yardımcısı; Thomson'ın
anlattıklarını dinledikten sonra, "Cinayetlerin birbirleriyle somut
bağlantısını tespit edemedik diyorsun. Oysa sezgilerim bana öyle söylemiyor"
dedi ağır bir tonda. "Peki dikkatlerimizi ilkin Alan
Barret cinayeti üzerine yoğunlaştırsak..." diye mırıldandı Şef Yardımcısı,
"Tezin nedir?" "Evet bu dikkat çekici. Normal
koşullarda böylesine gelişmiş teknolojilerin komünist sistemle yönetilen ülkelere
ihracı ilginç, ama mantıksız değil. Bu ülkeler müttefik listemizde yer
almadığına göre ihraçlarda başka bir amaç olmalı diye düşündük ve detaylı bir
araştırma yaptık. Sonuçlar bizi yanıltmadı." Neden sonra raporu Thomson'a geri
verirken, "KGB'nin Barret'tan hoşlanmadığı kesin. Sanırım onun MI6 ile organik
bağlantısını kolaylıkla tespit etmişler" dedi. "Evet, bir şey daha var. Dün
Northampton Gümrüğü'nden Fransız pasaportlu iki kişi girdi İngiltere'ye. Birinin
adı Jean Colas'tı. Ancak biz bu kişinin Fransız olmadığını biliyorduk. Fransa'da
yaptığımız araştırmalarda kimlik bilgileri birebir örtüşen Jean Colas adlı
kişinin 10 yıl önce Paris yakınlarındaki bir kasabada öldüğünü öğrendik. Bu
kişinin üzerine kimlik düzenlemişler. Colas ve Polemar'ın faaliyetlerini izlemek
için Gümrük'ten geçmelerine izin verdik. Daha sonra onları One Aldwych Hotel'de Türk
Büyükelçiliği'nden bir görevliyle görüştükten sonra tutuklattık. Ve
sorgularında konuşturmayı başardık." "Bir kere bu adamlar Fransız
değil. Her ikisi de katışıksız birer Türk. "Peki ya Barret ve diğer
cinayetleri sormadınız mı?" "Russel'ın Türkiye'de kurmayı
planladığı off-shore banka projesini engellemek için. Çünkü Russel, Musevi asıllı
bir Türk tefeciye rakip olacaktı." İşte alışkanlıklarını kutsayıp onlara sıkı sıkıya bağlı olabilecek kadar güçlü davrandıkları için nefret ediyordu kadınlardan. Ve her yeni birliktelikte artıyordu nefreti. Bu nefretin, kendisine zarar verecek boyutlara ulaşmaması için iki yöntem belirlemişti eskiden. İlkine göre, birine sevgiyle bağlanacak ve kadınlara yönelik genel nefretini bu sevgide kaybedecekti. Ya da hayatına çokça kişinin dahil olmasına izin verecek ve böylece o genel nefreti birlikte olduğu kadınların kişiliğinde üleştirerek sıkıntısını en aza indirgeyecekti. İkincisini tercih etmişti yıllar önce. O zamanlar insan hayatına yön veren çok spesifik anların varlığını kabul ederdi Mete Bey. Ve seçimlerin bütün bir yaşamı biçimlendireceği anlardır bunlar diye düşünürdü. Sıradışı bir iş görüşmesinden sonra bir gizli servis üyesi olursunuz, ya da ticarete atılırsınız veya bu ikisinden tamamen bağımsız olarak yazmaya yargılı bir mesleğe gönül verir ve gazeteci olursunuz. Mete Bey'e göre, işte tam o andan sonra mesleğiniz, -neredeyse profesyonel bir heykeltıraşın titizliğiyle- hayatınızı şekillendirirdi. İşte bu anlar, aşk düzleminde de çıkardı karşınıza. O kişiye değil de bu kişiye aşık olursunuz, onunla geleceğe ilişkin istikrarlı planlar yaparsınız. Şu halde hayatınız üzerindeki kararların azımsanmayacak bir kısmını o kişinin tasarrufuna bırakmışsınızdır. Ya da, "Benim yaşamım yalnızca bir kişinin üzerinde çizikler atacağı boş, beyaz bir kağıt değildir" dersiniz ve sonsuz olasılıklar alanında birden fazla kişinin hayatınıza girip çıkacağı gerçeğini kabul ederseniz. Fakat bu daha da fenadır ve siz bu fenalığın ayrımında bile olmazsınız. Çünkü bu kez o yadsıdığınız beyaz kağıda bir kişinin değil ama birçok kişinin çizik atmasına izin vermiş olursunuz. Böylece kimileri öperek kutsar o kağıdı, kimiyse ırzına geçer kağıdınızın... Kimileri bahar kadar sıcak nefesini üfler oraya, kimiyse kıçını dönüp yellenir. Ve sonra... Evet sonra o kağıtta boş yer kalmaz size. Koruyabileceğiniz bir hayat kalmaz. Mete Bey de, Mr. Barret gibi hayatını koruyamayanlardandı. Geçen yıl Mayıs ayında Londra'da öldürülmeden önce biyografisini titizlikle incelemişti Mr. Barret'ın. Mete Bey, bu incelemeden sonra Barret'ı, "Yaşamı başkalarının inisiyatifinde giderek gelişen bir adam" diye nitelendirmişti. "Ve ölümü de yine başkalarının emriyle gerçekleşecek. Yazık, çok yazık..." Aslında can sıkıntısının nedeni
buydu Mete Bey'in. Başkaları gibi, düşünmeden işini yapan ve kazanımlarına bakan
biri değildi o. Yaptığı her eylemin sorumluluğunu taşırdı. Ve hatta
pişmanlığını... Ölüm emri verir pişman olurdu, vermese daha da pişman olurdu.
Kendisi vermese bile başkaları verirdi o ölüm emrini. Ve Mete Bey, o başkalarının
adına da pişmanlık duyardı. Fakat Mete Bey'i düşündüren onların konuşma değil, konuşmama riskleriydi. "Umarım konuşurlar" diye mırıldandı ansızın. "Onlar konuşursa gerçekler sözkonusu edilecektir. Eğer konuşmazlarsa MI6 kendi gerçeğini belirleyecek ve ona göre davranacaktır. Bu durumda biz de onların ne yapacağını bilemeyeceğiz. Ve olasılıklar gündeme gelecek. Lanet olsun, gerçek her zaman olasılıklardan daha iyidir." Boğaza nazır evinin balkonuna
çıktı yine. Kısa, hafif kır saçları güneyden Tekrar salona girip müzik setini
açtı. CD'de Pink Floyd'un Sorrow'u çalıyordu şimdi. Bir rock parçasını; gitar,
klavye ve davul seslerini ayrıştırmadan dinlemek yoğun bir dikkat ve
bütünleştirebilme yetisi isterdi. Mete Bey bu yetiye sahipti. Parçayı sesleri
ayrıştırmaksızın dinledi. Özellikle de sondaki soloyu... David Gilmour'ın gitarı
ağlıyordu şimdi. Kriptografi, Dışişleri Bakanlığı'na iletildi ve başta Müsteşar olmak üzere tüm üst düzey yetkilileri şaşırttı. Hemen araştırmalara başlandı. İngiltere'ye ölü bir Fransız'ın kimliği ile giren Mehmet Güneş'in 13 yıl süreyle MİT'e çalıştığı, ancak iki yıl önce teşkilatla ilişiğinin kesildiği belirlendi. Polemar sahte kimlikli Eser Yürek ise 9 yıldır MİT tarafından eleman olarak kullanılıyordu. Normal koşullarda Yürek'in, hatta Güneş'in attığı her adımdan MİT'in haberdar olması gerekirdi. Ancak MİT'le ilişkisi kesilmiş olan Güneş bir tarafa, hala teşkilata çalışan Yürek'in İngiltere seyahati konusunda MİT'in hiçbir bilgisi yoktu. Ne resmi, ne de gayri-resmi bir görevlendirme sözkonusuydu. MİT, gayri-resmi görevlendirmeleri Dışişleri'ne bildirmez, İngiltere'deki elemanına da sahip çıkmazdı ama teşkilat içinde de herkes -Dış Operasyonlar Daire Başkanı ve Müsteşar başta olmak üzere- gizli bir görevlendirme olmadığını çok iyi biliyordu. Diğer taraftan Yürek'in kendi başına hareket ederek Northampton'dan İngiltere'ye girdiğini ve daha sonra da bir keklik gibi yakalandığını düşünmek de safdillik olurdu. Olsa olsa bir klik, bir grup organize ederdi bu işi. Fakat buradan hareketle de gizemli İngiltere seyahatine anlam vermek zor görünüyordu. Özetle ortada bir paradoks vardı. Evet, tam olarak bir paradokstu bu. MİT, o paradoksu kendi içinde muhafaza ederken Dışişleri'ne olabildiğince açık bir yanıt vermeye çalıştı. Evet servis; şu Güneş soyadlı adamla çalışmış ve Yürek'i de daha birgün öncesine kadar kullanmıştı ama bu İngiltere seyahati ile ilgili hiçbir görevlendirme sözkonusu değildi. Görünen oydu ki, bu iki maceraperest belki kişisel, belki de kliksel bir çıkar için planlanan bir eylemi uygulamak için İngiltere'ye gitmişti. Şu halde teşkilat, bu iki şahsı izleyip yargıya teslim etmeyi en az MI6 kadar iyi bilirdi. Yeter ki amaçlarının ne olduğu tam olarak ortaya çıksındı. MİT'in yazısı pek açık görünmese de, Dışişleri kanalıyla Londra'ya iletildi. İngilizler, bu cevap karşısında şaşkına döndüler. Türk Gizli Servisi, nasıl hem bu kadar açık, hem de bu kadar örtülü konuşabiliyordu? Örgütle direkt, ya da dolaylı bağlantısı olan kişilerin burada ne aradıklarını nasıl bilemez, dahası bu kişileri neden takip etmezdi? İngiliz hükümeti, bu cevap üzerine Ankara'dan yardım istememeye ve konuyu kendi imkanlarıyla soruşturmaya karar verdi. İpler gerilmeye başlamıştı. Ertesi gün Ankara'ya sert bir nota
verildi. AB'nin olası üyesi Türkiye, -en azından- bir Avrupa ülkesinin güvenliğini
tehdit eden konuda yeterli ve gerekli önlemleri almayarak sorumsuz bir tutum
takınmıştı Anglosaksonlara göre. Bunun sonucu ise dış ilişkileri bütünüyle
askıya almak olmalıydı. Nitekim öyle de oldu. İngiliz Hükümeti, Türkiye ile
ilişkilerini geçici olarak durdurduğunu açıkladı. Bir yaprak düştü soğuk, ıslak Bow Street'in üstüne. Mevsim Hazan'dı. "Ölümlerden ölüm beğen" dedi Tanrı yaprağa. "Ve gülümse ölürken. Hepiniz hakediyorsunuz gülümsemeyi. Hepiniz hakediyorsunuz ölümü." Yaprağı işte o zaman gördü The Fielding Hotel'in penceresinden caddeye bakan adam. Gözlerinde soğuk, anlaşılmaz bir gülüşle bakıyordu düşen yaprağa. Evet gülümsüyordu. Ölümü düşünerek gülümsüyordu hem de... "Hepimiz hakediyoruz gülümsemeyi" diye mırıldandı ansızın. "Hepimiz hakediyoruz ölümü..." "Buraya ölmeye mi geldin?" dedi odanın diğer ucunda aynaya bakıp saçını tarayan adam. "Hayır ölmeye değil, hakettiğimi yaşamaya geldim" dedi pencereden bakan adam. "Ölürken gülümsemeye..." Öteki adam esaslı bir kahkaha patlattı. Sonra ansızın ciddileşti: "Bu operasyonu tamamlamalıyız Tan. Ölmeden önce yapmalıyız bunu." "Yapacağız" dedi Tan kod adlı adam. "Elimizden geleni yapacağız. Ama ölümü unutma hiçbir zaman. Çünkü o, seni unutmaz." "Aslına bakarsan buraya kadar ölmeden, ya da tutuklanmadan gelmiş olmamıza şaşıyorum. İngilizler Mehmet Güneş ve Eser Yürek'i kolay enselemişti." "Evet ama onların takip edildiği bizi görevlendiren ekipçe de biliniyordu. Yemdi onlar aslına bakarsan... Bunu biliyorsun." "Evet biliyorum ve lanet olsun bilmek acı veriyor bana." "Son görevi yerine getireceğiz. Zihnimizden başka kanıt yok üzerimizde. Bu da bizim kanıtımız sadece. Dünyanın en iyi polisi bile zihnimizi kanıt olarak kullanamaz hiçbir koşulda." "Evet yapacağımız işi biz biliyoruz sadece. Ne yazılı bir plan var, ne buradan temin edilmiş bir silah ya da bir bomba... Herşey bizde." İşaret parmağıyla kafasına vurdu. "İşte bu küçük kafatasının içinde." Tan kod adlı adam gözlerini, caddeye
düşen yapraktan aldı ve pencerenin önünden çekildi. İçini ansızın bir
huzursuzluk kaplamıştı sanki. İngiliz güvenlik birimleri, iki
Türk'ün The Fieldeng Hotel'in üçüncü katındaki odada sohbet ettikleri sırada
içeri girip her ikisini de yakalamak üzere son hazırlıkları yapıyordu. Tabii eğer
adamlardan biri ya da her ikisi ölmezse... İngiltere'nin tüm gümrüklerindeki
giriş-çıkışları yakından takip ediyordu ekip. Çünkü alınan istihbari bilgiler
İngiltere'de bir suikast daha tertipleneceğini ve son suikastin de Made Holding'in
patronu Calvin Robert'a yönelik olacağını ortaya koyuyordu. Bu bilgiler SIS'e, önemli
duyumlara sahip olduğu anlaşılan birileri tarafından ulaştırılmıştı. Aslında
bir ihbardı bu. Tam olarak bir ihbar... Thomson, otelin iç yapısını gözönüne alarak iki ayrı operasyon timinin odayı kuşatması ve sis bombalarıyla içeriye girip adamları öldürmeden yakalamasını istemişti. Buna göre üç kişilik timden bir kişi, garson kılığında kapıyı çalacak ve kapı açılır açılmaz içeri sis bombaları yağacaktı. Garson kılıklı adam, çelik yelek giymişti ve belinde bir Sig Sauer ile otomatik Uzi taşıyordu. Diğer iki adam garsonun odaya girişinden sonra içeri sis bombaları atacak ve daha sonra odaya girip iki adamı uyuşturucu kurşunlarla etkisiz hale getirmeye çalışacaklardı. Hemen ardından üst kattaki odanın penceresinden halatlarla aşağı sarkacak olan ikinci timin elemanları da camları kırıp odaya ansızın girecekti. Bunların silahlarındaki kurşunlar ise uyuşturucu değil, gerçek kurşunlardı. Fakat operasyon zor olacağa benziyordu. Bir kere, garson kılıklı adamın vücudu çelik yelekle korunacak olsa bile başı açık hedef konumundaydı. Diğer taraftan uyuşturucu kurşunlar hedefi yere düşürür ama -eğer silahlıysa- onun ateş etme gücünden bir şey kaybettirmezdi. Şu halde uyuşturucu kurşun, bir dakika içinde etkisini gösterene kadar, iki Türk'ün en az beş-altı el ateş etmesini beklemek, daha doğrusu bu olasılığı gözönüne almak gerekiyordu. Thomson bunu düşünmüştü.
Operasyonu yürütecek timin başındaki görevli de... Fielding Oteli'nin üçüncü katındaki odada bulunan adamlar dışardaki hazırlığın farkında değillerdi. Tan kod adlı adam odanın içinde sürekli geziniyor ve görevi başarıyla yerine getirebilmek için yapılan planı defalarca zihninin süzgecinden geçiriyor, geçiriyordu. Diğer adam ise yatağa uzanmış televizyon seyrediyordu. Birazdan burada büyük bir gürültü kopacağını bilmiyordu. Böyle kayıtsız davranmaya devam ederse operasyon başlayana kadar anlamayacaktı da... Az sonra kapı çalındı. Oda servisinin saati değildi. Başka kimse de gelmeyeceğine göre bu işte bir gariplik vardı. Tan -yüzündeki şaşkın ifadeyle- yatağın üzerinde uzanıp televizyon izleyen adama kapıyı açmasını emretti. Adam Baretta marka şık tabancasını kabzasından çıkardı ve kapıya doğru yöneldi. Adrenalininin yükseldiğini duyumsuyordu. Kapıya yaklaşınca seslendi: Tan, ansızın köşede -yatağın yan
tarafında- oluşturduğu siperin ardından ateş etti. Dokuz milimetre çapındaki
Baretta'dan çıkan kurşun takip edilemeyecek bir hızla ilerledi ve garsonun alnına
saplandı. Garsonun gözleri -bütün bir hayatında hiç ayrılmadığı kadar- ayrıldı
ve hemen sonra vücudu yerle buluştu. "Kapıyı kapat ve buraya gelip siper al!" Garsonu vuran bu profesyonel gangster,
kapı açılır açılmaz garsonun elbisesinin altından sarkan tüfeğin namlusunu
görmüş ve hemen ateş etmişti. Zaten kapının açılmasını isterken de içinde
kötü bir his vardı. Fakat kapıyı kendileri açmasa bile baskını düzenleyenler
zorla açacak ve üzerlerine birden kurşun yağdıracaklardı ki; bu, Tan'ın daha az
istediği birşeydi. İşte bu yüzden kapıyı açtırmış ve garsonun elbisesinin
altındaki silahı görür görmez ateş etmişti. Koridordaki tim elemanları kapıyı
otomatik tüfekle taramaya başladı. Kurşunlar süratle geliyor ve kapıyı delip
geçtikten sonra bir o tarafa, bir bu tarafa yol alıyordu. Yoğun ateş ve ondan
kaynaklanan gürültü, neredeyse 40 saniye sürdü. Son 5-10 kurşunla birlikte kapının
kilidi kırıldı ve hafif bir 'tık' sesinin ardından açıldı. Tan ve yardımcısı
nefesini tutmuş öylece bekliyordu. Ansızın odanın içine -televizyonun olduğu yöne- sis bombası atıldı ve ortalık beyaz, bembeyaz bir örtüyle kaplandı. Ardından içeriye -seslerden otomatik olmadığı anlaşılan- silahlardan çıkan kurşunlar girdi hışımla. Eğer orada, odayı kaplayan beyaz örtünün içinde hareket eden kurşunların devinimlerini ağır çekimle kaydeden bir kamera olsaydı hem niceliksel, hem de niteliksel açıdan tam bir görsel şölene bürünen bu anları saptayabilirdi. Kurşunlardan birkaçı Tan'ın göğsüne ve koluna -vücut dilinde triseps olarak adlandırılan kasların olduğu bölüme- isabet etti. Çaprazda, koltuğun ardında duran Tan'ın yardımcısı da kurşunlardan nasibini almıştı. Tan, bu kurşunların uyuşturucu
özelliği olduğunu soyadı kadar iyi biliyordu. Çünkü daha önce eğitim görürken
bunlardan birkaç tane yemişti: "Evet, hakettiğimizi
yaşayacağız" dedi Tan. "Ölürken gülümseyeceğiz. Hepimiz hakediyoruz
gülümsemeyi, hepimiz hakediyoruz ölümü." Gülümsedi. "Kırmızı ve Mavi" diye
tamamladı Tan. "İngilizlerin bayrağı." Tan, onun büsbütün durağanlaşan
yüzüne baktı ve "Lanet olsun, gülümse evlat" dedi. "Hepimiz
hakediyoruz gülümsemeyi. Hepimiz hakediyoruz ölümü." "İyi iş başardın" dedi Şef Yardımcısı, insanın damağına hitap eden geyik dili rostosundan küçük bir parça koparırken. "Ah! Evet" dedi Thomson. "Bana verdiğiniz bilgiler sayesinde." "Aslında onlar birer ihbardı" diye düzeltti Şef Yardımcısı. "Cinayetleri tertipleyen şebekeyi yakından tanıyan, hatta o şebekenin içinde bulunan birinin ihbarlarıydı." Thomson, yüzündeki anlamsız ifadeyle, "Bunu hiç düşünmedim" dedi. "Kimdi bu ihbarcı?" "Bir Türk mafya babası. Adı Mete. Sanırım vicdan azabı çekiyormuş. Ve şebekesini bu yüzden ele vermiş." "Soruşturmayı Mossad üzerine odaklamamı demek bu ihbar yüzden istemiştiniz. Bu Mete adlı Türk'ün Mossad'la ilişkisi neymiş peki?" "Esasen parasal bir ilişkiden başka bir bağlantısı yok. Bir Yahudi tacir, bu adama yüklü miktarda para veriyor ve İngiltere'de beş büyük işadamının cinayet şebekelerince ortadan kaldırılmasını istiyor." "Ve Yahudi işadamı, bunu Mossad adına yapıyor" diye tamamladı Thomson. "Fakat herşey neden bu kadar açık? Mossad, dünyanın en etkili ve en sessiz eylem örgütü. Neden kendi; daha etkili ve daha sessiz bir biçimde yapmadı bu eylemleri?" "Kimse maşa varken yanan kömürü tutmak istemez Thomson. Başarı oranının azlığı, fazla riskten iyidir. Eğer İngiltere'de birkaç Mossad elemanı cinayet işlemeye hazırlanırken yakalansaydı herhalde İsrail'le savaşmamız gerekirdi. Çünkü Mossad, bu cinayetleri tertipleyerek Britanya'da ekonomik kriz yaratmak istiyordu. Borsa dalgalanacak, üretim düşecek, enflasyon yükselecek ve böylece işlenen beş ayrı destabilizasyon cinayeti amacına ulaşmış olacaktı." "Bu, İsraille savaşmamız için yeterli bir gerekçeydi evet, Peki ya şimdi?" dedi Thomson. "Şimdi hiçbirşey yapmayacak mıyız?" "Yahudi tüccarı, İsrail Hükümeti'ne şikayet etmekten başka, hayır... Ayrıca Ankara'yı da uyarmamız gerekiyordu ki, bunu yaptık." "Hem basit, hem de karmaşık bir öykü. Anlamıyorum. Öykünün içinde olmama rağmen anlayamıyorum." "İçinde -tam merkezinde- bulunduğun öyküleri anlayamazsın Thomson. Çalıştığın devleti de gerçek anlamda tanıyamazsın. Gerçek, dışarıdan daha kolay görünür." "Sanırım haklısınız. Peki Mete Bey ne olacak? Taltif edilecek mi bizim tarafımızdan?" "Bu artık mümkün değil." "Neden?" "Üç gün önce İstanbul'da öldürüldü de ondan. İsrail, onun bize ihbarda bulunduğunu sarsılmaz delillerle ispat etmiş olmalı." "Yani Mossad ihaneti tespit etti ve etkili-sessiz bir biçimde onu ortadan kaldırdı öyle mi?" "Evet, buradan öyle görünüyor." "Eee. Siz, 'gerçek dışarıdan daha iyi görünür' demiştiniz ya." "İtirazım yok" diye
onayladı Şef Yardımcısı sinsi sinsi sırıtırken. "Fakat... "Don't worry" dedi Thomson. "Life is Death." "Üzülmüyorum" diye noktaladı Şef Yardımcısı. "Hayat ölümdür." |
|
|
© 1999 - 2000 All
Rights Reserved Dergibi / Melih Bayram Dede |