|
Yağcılar Tezgâh pedalla çevrilen, kasnağa benzeyen,
enli bir tahta çemberle işler. Bu çember ve pedal ağaç iskelete raptedilidir. Pedal
kullanıldıkça kayış çemberi döndürür, çember döndükçe biley taşı
çalışır. Bıçaklar buna sürttükçe kızışır ve ateş çıkar, çocukların
zevklendiği şey işte bu ateş parçacıklarının biley taşının ilerisine doğru
fırlayışlarıdır. Bunun için ateş parçacıklarının fırladığı ön tarafa gelip
durmak isterler. Bileycinin "Çekilin ordan" tarzındaki ikazlarına da pek
aldırış etmezler. Kendisine ateş parçacığı isabet eden önce korkar ve üstüne
başına yanıp yanmadığı anlamak için bakar, sonra tekrar seyre koyulur. Bu iş bir
süre devam ettikten sonra bileytaşının yanında farklı bir taşa sürter bıçakları
bileyci. Bu taş koyu ve daha dokuludur, bileyci bıçağı buraya sürmeden önce bu
taşı, tezgâhında iple asılı şişesinden aldığı su ile ıslatır. Her seferinde
de bıçağın keskinliğini dener. Bıçak keskinlik kazanınca da sahibine verir.
Çocuklar uzun kurban bıçaklarından daha fazla ateş çıktığı için en çok bu
bıçakların bileylenmesini seyirden hoşlanır. Fakat o da yalnızca Kurban Bayramı
öncesi... Oyun hatırına bir koşu bakkallara, kasaplara, manavlara gidilir ve çabucak dönülür. Evlerine dağılan kadınların mutfaklarından kab kacak tıngırtısı yükselmeye, cızırdayan yağlar içinde kavrulan soğan, domates, biber kokuları yayılmaya başlar. Ellerindeki sahan veya tepsi içinde pirinç, bulgur ayıklayanlar, bir yandan da oturdukları merdiven başlarında yanlarına gelen yetişkin komşu kızlarına kanaviçe ve dantel örneklerini nasıl yapacaklarını anlatmaya, yol göstermeye çalışırlar. Hemen kapıkomşunun bahçesinde de roba, fisto, ple gibi sözlerin geçtiği bir konuşma sürer. Uzaktan gelen bir ezan sesi ile herkes toparlanır, işi gücü bırakır ezanı dinler, konuşan olsa bile kısık bir sesle konuşur. Dudaklar kıpırdar, içler çekilir, gözler dalar, derin derin Kelime-i Tevhidler çekilir, "Aziz Allah Şefaat Ya Resûlullah!" sözleri dökülür ağızlardan. Kalkıp apdest almak isteyen nineciklere ibriklerle su dökülür, havlu tutulur, dua dilenilir. Ezan sonrası namaz kılanlar düşünüldüğünden konuşmalar mümkün mertebe kesilir ama o "Allah'tan korkmaz Cennet'ten çıkmaz" çocuklar hiç aldırışsız oyunlarına devam edip dururlar. Kenarda köşede iki kız ağız ağıza verip fısıltılarla yüzleri alı al moru mor kimbilir neler konuşur? Arada bir mahcup gülücükler yayılır yüzlerine. Belli ki ince ve derin dertleri vardır. "Siz gene neler konuşuyorsunuz bakayım öyle!" diyerek yanlarına sokulan bir akranları olursa ya onu da dertlerine ortak ederler ya da konuşmayı değiştirirler. Küçükleri ise etraflarına bile uğratmazlar. Anneleri kendilerine seslenirse "Tamam anne!" deseler de bir türlü gitmezler, annelerini tekrar bağırtırlar. Bunun üzerine "Aman anneee bir laf ettirmedin ya şurda!" sözleriyle gidip işlerin bir ucundan da tutuverirler yine de. Çok geçmeden sokağı pişen yemeklerin kokusu kaplar. Hangi evde ne pişiyor bellidir. Patlıcan, taze fasulye, biber dolması, bamya, bezelye eh artık Allah ne verdiyse. Bu kokular oyun oynayan acıkmış çocukların iştahını kabartır ve oyunu boşverip mutfakta annesinin eteği dibinde bitiverir. "Anne birazcık versene!" diyerek yalvarır. Anneler çıkışsa bile bir ekmek dilimini daha pişen yemeğin üzerine şöyle bir gösterip çıkarır ve kendisine yutkunup yalanarak bakan çocukların eline tutuşturur. Çocuk sokağa elinde ekmekle çıkmayacağını bilir ama anne yine hatırlatmadan edemez. O'na izin en fazla bahçeye kadardır. Ne var ki; ekmeğe kavuşan çocuk bu sefer de oyunun kışkırtıcılığına dayanamaz sokağa fırlar, işte bu onun akşam köteğini hakediş gerekçesidir. Çocuk bir kenara çekilip iyice azarlanır ve yaptığına yapacağına bin pişman edilir. Çocuğun en ağrına giden şey annesinin
azarlamasının yanı sıra evdeki bütün büyüklerin kendisine bu yaptığından
dolayı kızıp söylenmesidir. Bütün bu kızmaları ertesi akşam yine unutacaktır.
Bazı zamanlar mahallenin ablalarından bir ikisi bu oyuncu yaramazları düşünen daha
yaşlı kadınların hatırlatmasıyla, önce bütün evlerdeki bayatlamış ekmekleri
toplar ve onları yumurtaya bulayıp kızartır. Sonra da ellerinde büyükçe bir tencere
ile sokağa çıkarak kurt gibi acıkmış bütün çocukları yanına çağırırlar.
Tencereyi açıp içinden kızarmış yumurtalı ekmekleri çıkarıp birer birer ellerine
tutuşturmaya başlayınca büyük küçük hepsi nasıl da sevinir. Çocuklar
ellerindekini yemek için bir duvar dibine, bahçelerin tahta perdelerinin önüne
çökerler ve o tadına doyulmaz ekmekleri yemeye başlarlar.. Yumurtalı ekmekleri
dağıtan ablalar içeri girip elinde bardak ve sürahiyle çıkar ve susuzluklarını da
giderir. Aman ne harika şeylerdir onlar? Ayıcı meşhur olan bir türkü veya şarkı söyler durur def çalarak. Defin sesiyle birlikte ayı ön ayaklarını havaya kaldırarak dikilir, burnunu iyice yukarıya kaldırır ve gelişigüzel hoplar. Ayının oynaması hepi topu budur. Zaman zaman da bilmem acıdan bilmem bir başka nedenden ama bana hep ıstırap vermiş bir sesle homurdanır. Ayıcık bu hareketleri yapar durur ve sonra ayıcı en önemli hareketi yapmasını ister. Ayıcı "Kocakarılar hamamda nasıl bayılır göster bakalım!" der ve zavallı ayıcık o koskoca gövdesiyle yerlere sırtüstü yatar ve acı acı homurdanır. Bazı ayıcılar bu haraketten başka bir de "Genç kızlar nasıl utanır göster bakalım!" diye bir şey eklerdi bu seyirliğe. Ayıcık da elini yüzüne doğru tutar ve başını önüne eğerdi. Bu hareketler zaman zaman bazı insanların gülmesine yol açsa da kimseye fazla zevk vermez. Bu yüzden de ayıcı defle para toplamaya kalktığı zaman hiç kimse oralı olmaz. Ancak birkaç kişi o da yasak savar gibi üç beş bozukluk verir ve ilgilenmez. Ayı oynatıcı verilen paraları az bulduğu zaman mahalleliye çıkışır. Hem de hangi bahaneyle? "Hayvancığa hiç acımaz mısınız be?" der. İşte o zaman alır ağzının payını. Özellikle de kocakarılardan... "Sen acıyorsun ya!" Bu gayet anlamlı söz üzerine ayıcı homurdana homurdana üstelik çocuklara öfkelenerek zavallı ayısını sürüye sürüye uzaklaşmak mecburiyetinde kalırdı. Yıllar sonra ayı oynatma hayvanseverlerin girişimiyle yasaklandı. Ayıcı çocuk hafızasının hürmetle sakladığı kişilerden olmamıştır. (Bu çalışma yazarın "Dünde Kalanlar" isimli yayınlanmamış kitabından alınmıştır.) |
Bu sesi alan evin
hanımı derhal yağ şişesinin içinde kalan yağı bir bardağa doldurur ve şişeyi
yağcıya uzatırdı. Yağcı kimin ne kadar alacağını bilir. Güğümünden litreliğe
boşalttığı yağı huni ile şişeye doldururdu. |
|
© 1999 - 2000 All
Rights Reserved Dergibi / Melih Bayram Dede |