DERGİBİ, EDEBİYAT

ANA SAYFA / EDİTÖRDEN / ARŞİV / İNTERAKTİF/ DERGİBİ'YE MESAJ / HAKKIMIZDA / EKSTRA / REKLAM
Nusret Özcan

Yağcılar

(Sokak sesleri VI)

Yağcı bir yağdan adam olarak gelirdi adeta... Usulcacık, hiç kimseyi rahatsız etmeden, kendine has o genizden bağırışıyla kapı kapı dolaşırdı. Üstübaşı yağ lekeleri ile kaplı, yağ kokan bu adam, elindeki güğümü, hunisi ve litreliklerini içine koyduğu yarım silindir şeklindeki avadanlık kabıyla girerdi sokağa. Ayvalık'ın, Edremit'in, Havran'ın yağlarını satardı. Bu sesi alan evin hanımı derhal yağ şişesinin içinde kalan yağı bir bardağa doldurur ve şişeyi yağcıya uzatırdı. Yağcı kimin ne kadar alacağını bilir. Güğümünden litreliğe boşalttığı yağı huni ile şişeye doldururdu. Sonra önlüğünün kuşağındaki havluya, evet havluya ellerini kurular ve önlüğünün sağındaki küçük kalın defteri çıkarırdı. Bu defterde ailelerin borç çetelesi vardır. Oraya verdiği yağı, aldığı parayı yazardı. Borç için hiç kimseyi de sıkıştırmazdı.

Lehimci

Aluminyum kapların yavaş yavaş bakır kapların hakimiyetine son verdiği zamanların sokak ziyaretçileri arasında lehimciler de ayrı bir yer tutardı. "Leyimci!" sesiyle lehimlenecek bakır kaplarını hatırlayanlar lehimciye lehimlenecek yeri gösterir ve kaç para ödeyeceğini sorardı. Bakır ibrikler, leğenler, bakraçlar, tencereler, güğümler lehimcinin önüne birikince, o tuhaf; yan tarafında tutamacı olan gazocaklarını yakar ve kapların lehimlenecek yerlerini temizledikten sonra kızdırırlardı. Sonra lehim çubuğunu çıkarır ve kızdırılmış delik yere doğru tutarlardı. Kıvama gelince de ucu küt ve üçgen şekilli çekici ile lehimi ezer ve delik yeri lehimlerdi. İşi uzun sürmezdi ama çocuklar için bu da ayrı bir seyirliktir. Lehimin tutmadığı bir kab olursa uzardı işi. Kadınlar da denemeden para vermezlerdi.

Kilimci

Bunlar aslında sokakların bir türlü alışamadığı satıcılardı. İşin doğrusu pek güven de telkin etmezlerdi insana. Bu kilimcilerden kilim alan birisine de rastlamadım. Fakat herhalde alan birileri vardı ki bu adamlar dolaşıyordu. Omuzunda katlanmış bir veya en fazla iki tane kilim olur ve elinde de bir tane taşırdı. Bu kilimler ne acaip kilimlerdi bir bilseniz! Hem renkleri hem desenleri. Laciverde yakın kirli koyu bir mavi ve yeşil, kırmızı ve yeşil, kırmızı ve siyah, yeşil ve siyah... Yalnız ne var ki; bu renklerin tonu inanın hiç bir zaman iç açıcı gelmiyordu insana. Tersinden cansıkıcı bulunurdu. Desenleri de öyle... Bir baştan bir başa ortasında iri devasâ bir gül ve kenarlara kadar yapraklar olan bir desenleri vardı hepsinin. Ucuz muydu? Onu da bilmiyorum. Evlerin tefrişinde kullanılan ince çizgilerden ve birbirine yakıştırılmış birçok renkli iplikten dokunmuş güzel kilimler yanında bunlar oldukça şahsiyetsiz, hatta uyduruk birşey gibi gelirdi. Yok! Öyle "Cacala" denilen elbise eskilerinden kesilerek yapılan ama hiç bir zaman insanın keyfini kaçırmayan kaba kilimlerden de değildi. Bu zevksizlik örneği sayılabilecek kilimler belki de bunun için rağbet görmezdi. Şehre yeni göç eden insanlar bir müddet bunlardan kullandıysa da çok geçmeden onlar bile terketti. Son devirlerde birdenbire ortaya çıktığı gibi de kayboldu çok şükür.

Bileyciler

Bileyciler sırtlarına yüklendikleri o büyük ve tuhaf tezgâhla sokağa girdiği zaman çocuklar içlerinden "Ah bir bileyleten çıksa da seyretsek!" demeden edemez. Zira; bileyci işini yaparken süratli bir şekilde dönen biley taşına tuttuğu bıçaklardan çıkan ateşleri seyretmekten hoşlanırlar. Hem bileyci de sık sık gelen birisi değildir, eğer Kurban Bayramı öncesi değilse.. Çünkü Kurban Bayramı öncesi muhakkak her sokak teker teker arşınlanır. Bileyciler ancak kasapların, bakkalların, aşçıların bileylenecek bıçakları bulunmadığı zaman ya da iş bitimi eve dönerken "Olur a bakarsın bir nasip çıkar!" kabilinden uğrar ara sokaklara ve iyi de eder. Bir iki aile de olsa bıçağını bileyletecek olan çıkar. Yalnız herşeyden önce küçük bir pazarlık yapılır. Bileyci tezgâhını indirir.

Tezgâh pedalla çevrilen, kasnağa benzeyen, enli bir tahta çemberle işler. Bu çember ve pedal ağaç iskelete raptedilidir. Pedal kullanıldıkça kayış çemberi döndürür, çember döndükçe biley taşı çalışır. Bıçaklar buna sürttükçe kızışır ve ateş çıkar, çocukların zevklendiği şey işte bu ateş parçacıklarının biley taşının ilerisine doğru fırlayışlarıdır. Bunun için ateş parçacıklarının fırladığı ön tarafa gelip durmak isterler. Bileycinin "Çekilin ordan" tarzındaki ikazlarına da pek aldırış etmezler. Kendisine ateş parçacığı isabet eden önce korkar ve üstüne başına yanıp yanmadığı anlamak için bakar, sonra tekrar seyre koyulur. Bu iş bir süre devam ettikten sonra bileytaşının yanında farklı bir taşa sürter bıçakları bileyci. Bu taş koyu ve daha dokuludur, bileyci bıçağı buraya sürmeden önce bu taşı, tezgâhında iple asılı şişesinden aldığı su ile ıslatır. Her seferinde de bıçağın keskinliğini dener. Bıçak keskinlik kazanınca da sahibine verir. Çocuklar uzun kurban bıçaklarından daha fazla ateş çıktığı için en çok bu bıçakların bileylenmesini seyirden hoşlanır. Fakat o da yalnızca Kurban Bayramı öncesi...

Akşam görününce...

Gün iyice devrilip gölgelerin koyulaşmaya başladığı vakitler sokak, tıpkı öğle üzeri olduğu gibi birden çocuk sesleriyle çalkalanmaya başlar müthiş bir canlılık yaşanırdı. Çocuklar okuldan çıkmıştır ve çılgınca eve, daha doğrusu oyuna koşmaktadır. Aynı çıkışmalar, aynı patırtılar gürültüler alır koskoca sokağı... Çocuklar arkadaşlarına yeni kurulan oyuna başlamamalarını, önlüklerini çıkarıp hemen geleceklerini söyleyip koşa koşa eve gider ve çabucak dönmeye bakar. Serin avlularda oturan kadınlar seslerini yükselterek çocuklarına tenbihler verir, çocukları küçük olanlar yerlerinden kalkıp gidip çocuğuyla ilgilenir. Bu kalkışlar daha sonra iyice çoğalacak ve kadınlar geçici bir süre için dağılacaktır. Oyuna gitmek isteyen çocuğa bir işkence gibi gelen bakkala gitmelerin ve daha başka alışverişlerin başladığı saattir ve oyun nasıl da çekmektedir ama annelerinin sözünü dinlemekten başka çareleri yoktur.

Oyun hatırına bir koşu bakkallara, kasaplara, manavlara gidilir ve çabucak dönülür. Evlerine dağılan kadınların mutfaklarından kab kacak tıngırtısı yükselmeye, cızırdayan yağlar içinde kavrulan soğan, domates, biber kokuları yayılmaya başlar. Ellerindeki sahan veya tepsi içinde pirinç, bulgur ayıklayanlar, bir yandan da oturdukları merdiven başlarında yanlarına gelen yetişkin komşu kızlarına kanaviçe ve dantel örneklerini nasıl yapacaklarını anlatmaya, yol göstermeye çalışırlar. Hemen kapıkomşunun bahçesinde de roba, fisto, ple gibi sözlerin geçtiği bir konuşma sürer. Uzaktan gelen bir ezan sesi ile herkes toparlanır, işi gücü bırakır ezanı dinler, konuşan olsa bile kısık bir sesle konuşur. Dudaklar kıpırdar, içler çekilir, gözler dalar, derin derin Kelime-i Tevhidler çekilir, "Aziz Allah Şefaat Ya Resûlullah!" sözleri dökülür ağızlardan. Kalkıp apdest almak isteyen nineciklere ibriklerle su dökülür, havlu tutulur, dua dilenilir.

Ezan sonrası namaz kılanlar düşünüldüğünden konuşmalar mümkün mertebe kesilir ama o "Allah'tan korkmaz Cennet'ten çıkmaz" çocuklar hiç aldırışsız oyunlarına devam edip dururlar. Kenarda köşede iki kız ağız ağıza verip fısıltılarla yüzleri alı al moru mor kimbilir neler konuşur? Arada bir mahcup gülücükler yayılır yüzlerine. Belli ki ince ve derin dertleri vardır. "Siz gene neler konuşuyorsunuz bakayım öyle!" diyerek yanlarına sokulan bir akranları olursa ya onu da dertlerine ortak ederler ya da konuşmayı değiştirirler. Küçükleri ise etraflarına bile uğratmazlar. Anneleri kendilerine seslenirse "Tamam anne!" deseler de bir türlü gitmezler, annelerini tekrar bağırtırlar. Bunun üzerine "Aman anneee bir laf ettirmedin ya şurda!" sözleriyle gidip işlerin bir ucundan da tutuverirler yine de.

Çok geçmeden sokağı pişen yemeklerin kokusu kaplar. Hangi evde ne pişiyor bellidir. Patlıcan, taze fasulye, biber dolması, bamya, bezelye eh artık Allah ne verdiyse. Bu kokular oyun oynayan acıkmış çocukların iştahını kabartır ve oyunu boşverip mutfakta annesinin eteği dibinde bitiverir. "Anne birazcık versene!" diyerek yalvarır. Anneler çıkışsa bile bir ekmek dilimini daha pişen yemeğin üzerine şöyle bir gösterip çıkarır ve kendisine yutkunup yalanarak bakan çocukların eline tutuşturur. Çocuk sokağa elinde ekmekle çıkmayacağını bilir ama anne yine hatırlatmadan edemez. O'na izin en fazla bahçeye kadardır. Ne var ki; ekmeğe kavuşan çocuk bu sefer de oyunun kışkırtıcılığına dayanamaz sokağa fırlar, işte bu onun akşam köteğini hakediş gerekçesidir. Çocuk bir kenara çekilip iyice azarlanır ve yaptığına yapacağına bin pişman edilir.

Çocuğun en ağrına giden şey annesinin azarlamasının yanı sıra evdeki bütün büyüklerin kendisine bu yaptığından dolayı kızıp söylenmesidir. Bütün bu kızmaları ertesi akşam yine unutacaktır. Bazı zamanlar mahallenin ablalarından bir ikisi bu oyuncu yaramazları düşünen daha yaşlı kadınların hatırlatmasıyla, önce bütün evlerdeki bayatlamış ekmekleri toplar ve onları yumurtaya bulayıp kızartır. Sonra da ellerinde büyükçe bir tencere ile sokağa çıkarak kurt gibi acıkmış bütün çocukları yanına çağırırlar. Tencereyi açıp içinden kızarmış yumurtalı ekmekleri çıkarıp birer birer ellerine tutuşturmaya başlayınca büyük küçük hepsi nasıl da sevinir. Çocuklar ellerindekini yemek için bir duvar dibine, bahçelerin tahta perdelerinin önüne çökerler ve o tadına doyulmaz ekmekleri yemeye başlarlar.. Yumurtalı ekmekleri dağıtan ablalar içeri girip elinde bardak ve sürahiyle çıkar ve susuzluklarını da giderir. Aman ne harika şeylerdir onlar?

Ayı oynatcıları

Çevresinde fazla yaklaşmaktan korkan fakat bir türlü de bırakıp gidemeyen bir çocuk sürüsüyle gelir ayı oynatıcı. Zalimce tam burnundan zincirle bağlanmış zavallı ayı iki yana sallana salana hantal bir yürüyüşle sürüklenirken ne kadar içler acısıdır. Çocuklar, homurdanmasından pençe atmasından çekinir. Kitaplardan, masallardan bildikleri yabanî bir hayvanın bir insan elinde birden karşılarına çıkıvermesi ve onu görmeleridir asıl keyflendikleri. Bir elinde uzun bir sopa ve def, diğer eliyle de hayvancağızın burnuna kadar uzayan zincirle ayıcı yeterli ilgiyi çektiğine inandığında defini çalmaya ve ayısını oynatmaya başlar. İşin doğrusu bundan hiç kimse hoşlanmaz.

Ayıcı meşhur olan bir türkü veya şarkı söyler durur def çalarak. Defin sesiyle birlikte ayı ön ayaklarını havaya kaldırarak dikilir, burnunu iyice yukarıya kaldırır ve gelişigüzel hoplar. Ayının oynaması hepi topu budur. Zaman zaman da bilmem acıdan bilmem bir başka nedenden ama bana hep ıstırap vermiş bir sesle homurdanır. Ayıcık bu hareketleri yapar durur ve sonra ayıcı en önemli hareketi yapmasını ister. Ayıcı "Kocakarılar hamamda nasıl bayılır göster bakalım!" der ve zavallı ayıcık o koskoca gövdesiyle yerlere sırtüstü yatar ve acı acı homurdanır. Bazı ayıcılar bu haraketten başka bir de "Genç kızlar nasıl utanır göster bakalım!" diye bir şey eklerdi bu seyirliğe.

Ayıcık da elini yüzüne doğru tutar ve başını önüne eğerdi. Bu hareketler zaman zaman bazı insanların gülmesine yol açsa da kimseye fazla zevk vermez. Bu yüzden de ayıcı defle para toplamaya kalktığı zaman hiç kimse oralı olmaz. Ancak birkaç kişi o da yasak savar gibi üç beş bozukluk verir ve ilgilenmez. Ayı oynatıcı verilen paraları az bulduğu zaman mahalleliye çıkışır. Hem de hangi bahaneyle? "Hayvancığa hiç acımaz mısınız be?" der. İşte o zaman alır ağzının payını. Özellikle de kocakarılardan... "Sen acıyorsun ya!" Bu gayet anlamlı söz üzerine ayıcı homurdana homurdana üstelik çocuklara öfkelenerek zavallı ayısını sürüye sürüye uzaklaşmak mecburiyetinde kalırdı. Yıllar sonra ayı oynatma hayvanseverlerin girişimiyle yasaklandı. Ayıcı çocuk hafızasının hürmetle sakladığı kişilerden olmamıştır.

(Bu çalışma yazarın "Dünde Kalanlar" isimli yayınlanmamış kitabından alınmıştır.)

Bu sesi alan evin hanımı derhal yağ şişesinin içinde kalan yağı bir bardağa doldurur ve şişeyi yağcıya uzatırdı. Yağcı kimin ne kadar alacağını bilir. Güğümünden litreliğe boşalttığı yağı huni ile şişeye doldururdu.

cizgi.JPG (1483 bytes)

ANA SAYFA / EDİTÖRDEN / ARŞİV / İNTERAKTİF/ DERGİBİ'YE MESAJ / HAKKIMIZDA / EKSTRA / REKLAM

DERGİBİ, EDEBİYAT

© 1999 - 2000 All Rights Reserved Dergibi / Melih Bayram Dede
Bu sitenin tasarımı ProDesign tarafından yapılmıştır.
Yayınlanan eserler Dergibi adı anılarak kullanılabilir. Dergibi tüm katılımcılara açıktır.
Gönderilen materyaller değerlendirmeye tabii tutulur, uygun görülenler yayınlanır.
Her türlü yazışma için melihbay@yahoo.com adresi kullanılmalıdır.

Dergibi, en iyi  800 X 600 çözünürlükte ve Internet Explorer ile izlenir.

 

TIKLAYIN!
LinkReklam -Türkçe sitelerin 1:1 link reklam degisim merkezi- KATILMAK için buraya TIKLAYIN.