|
MURAT KAYA BEŞİROĞLU
Savunma
Kesinlikle pişman değilim. Suçlu da değilim. Eğer bir kabahatim varsa o da kafamın
normal insanlardan biraz daha fazla çalışmasıdır ki bunun böyle olması için
fazladan hiçbir çaba göstermedim. Dua dahi etmedim. Böyle doğmuşum, böyle yaşamak
zorundayım. Tüm problemleri çabucak çözebilmek inanın ki hiç hoşuma gitmiyor.
Çünkü istemediğim problemleri de çözüyorum. Doğduğum günden beri, acımasız bir
şaşmazlıkla işleyen zihnim yüzünden hem maddi hem de manevi açıdan sürekli
mağdur oldum. Problemleri okul sıralarında bırakabilmiş olanlara gıpta ediyorum.
Varım, olduğum gibiyim ve bildiğim kadarıyla böyle oluşumla hiçbir kanunu
çiğnemiş olmuyorum. Yaşamımın hiçbir evresinde yazılı ya da sözlü hiçbir
kuralı ihlâl etmedim. Sicilim temizdir, öğrenim hayatım boyunca disiplin cezası dahi
almışlığım yoktur.
Asıl konumuza gelmeden önce kendimden biraz daha bahsetmek ihtiyacı hissediyorum.
Söylediklerim ve bundan sonra söyleyeceklerimin tamamı konumuzla doğrudan ilgilidir.
Sizden tüm yazdıklarımı dikkatle ve sonuna kadar okumanızı rica ediyorum.
Orta Doğu Teknik Üniversitesi Matematik Bölümü'nü üç yıl önce bitirdim. Askerlik
görevimi kısa dönem er olarak Kayseri'de tamamladıktan sonra, memleketim olan
Trabzon'a dönmek yerine, bir iş bulup çalışmak niyetiyle İstanbul'a yerleştim.
Babam devlet memuriyetinden emeklidir ve mazbut bir insandır. Annem ev hanımı,
Trabzon'da, Yomra Fen Lisesi'nde okuyan bir kardeşim var. İstanbul'a yerleştikten
sonra, üniversite mezunu koca bir adam olarak, aileme fazladan bir gün bile yük olmak
istemediğimden, başvuruma olumlu yanıt veren ilk şirkette çalışmaya başladım.
Yanlış hatırlamıyorsam iki yıl kadar önce oldu bu. Şirketin iştigal konusu
aydınlatma gereçlerinin üretimi ve satışıydı. Merkez bürosu Taksim
Gümüşsuyu'ndaydı. Birkaç ay yüksek tahsilli olduğum ve yabancı dil bildiğim için
beni pohpohlayıp durdular. Bu arada ne zaman çok sıkıldığımı, kendimi gereksiz
hissettiğimi söyleyip bana bir iş vermelerini istesem, beklememi, boş geçen
günlerimin tadını çıkarmamı söylediler. Bekleyişle geçen dört ayın ardından
beni aslında bir yanlışlık eseri işe aldıklarını ve şirkette bana uygun bir iş
olmadığını anladım. Patrona gidip işten ayrılmak istediğimi söylediğimde
adamcağız nedense oyuncağı elinden alınmış bir çocuk gibi mahzunlaşıverdi ve
hırçın bir ifadeyle maaşımı iki katına çıkardığını bildirdi. Paraya çok
düşkün olduğumdan değil, sırf bir işe yararım umuduyla işe bir ay daha gidip
geldim. Ve tahmin edebileceğiniz gibi o ay boyunca da bomboş oturdum. İstifa ettim,
yeniden iş aradım ve maddi durumum çok parlak olmadığı için başvurumu kabul eden
ilk şirkette çalışmaya başladım.
Önceki deneyimimden ağzım yandığı için bu kez görüşmem sırasında iş
tanımımın ne olacağını sormuş ve satış mühendisi olarak istihdam edileceğimi
öğrenmiştim. Mühendis olmadığımı ileri sürdüğümde müstakbel müdürüm
'Zararı yok, ben de Siyasal'dan mezunum' demişti. Sohbetin sonlarına doğru bendeki
pazarlama yeteneğinden, birlikte yapacağımız yurtdışı gezilerinden ve işin püf
noktalarını bana şaşılacak kadar kısa sürede öğreneceğimden konuşmuştuk. Ben
de kendine çok güvenen bir budala olarak ona inanmış ve yüzlercesi arasından o
şirkete başvurduğum için kendimi şanslı saymıştım.
Doğduğum günden beri tembelliğim ve vurdumduymazlığımla ilgili yüzlerce nutuk
dinlemiştim. Artık daha az eleştirip daha çok yapacaktım. Yapacağım işlerin
niteliği hiç önemli değildi. İşime dört elle sarılmak ve büyüdüğümü cümle
aleme göstermek istiyordum.
İşe başlayalı bir ay olmamıştı ki müdürüm istifa edip kendi şirketini kurdu.
Patronun ve şirketteki kıdemli teknisyenlerin katıldığı bir toplantıyla durumu
değerlendirdik. Patron baş teknisyen Remzi Bey'in de desteğiyle makine satışını
birlikte yürüteceğimizi söyledi. Benim gibi bir 'mühendis' için elektronik
kontrollü metal işleme makinelerinin satışından basit ne olabilirdi ki. Patronum bana
güveniyordu.
Evet, zaten asıl mesele satın alma kararını verecek kişilere fabrikalarındaki
üretimin tür ve kapasitesine uygun makineleri önerebilmekti. Çok mutluydum. Satış
görüşmesinde gerekebilecek bilgileri kabaca tasnif ettim. Kısmen sorarak kısmen de
okuyup araştırarak işimin gereği olduğunu düşündüğüm 'temel' bilgileri edindim.
Ve ilk satış görüşmemden, fiyat pazarlığı aşamasında patronun da katılımı
sayesinde başarıyla döndüm.
Satış mühendisliğimin birinci yılı bitmek üzereyken bilmediğim bir nedenden
dolayı başıma ağrılar girmeye başladı. Ve oturup biraz düşününce aylardır
zihnimden kovmaya çalıştığım bir gerçek kafama dank etti. Aslında bir iş
yapmıyordum. Görüştüğüm adamların büyük bir çoğunluğu anlattıklarımdan
hiçbir şey anlamamışlardı. Hatta bir kısmı ne söylediğimi dinlememişti bile.
Satın alma kararı irrasyonel bir biçimde oluşuyordu. Kapasiteden söz etmeye
kalkıştığım zamanlarda havaların bozukluğundan ya da patronumu ne kadar uzun
zamandır tanıdıklarından dem vuruyorlardı. Bakım maliyetlerine ya da makinelerimizin
işleme kalitesine değindiğimde 'başımızdakilerin' ahlaksızlığından söz
ediyorlardı. Ben ödeme koşulları diyordum, müşteriler askerlik anılarını
anlatmaya başlıyorlardı. Rekabet, sektördeki fırsatlar diyerek onları ikna etmeye
çalışıyordum, babamın ne iş yaptığını soruyorlardı. Satış ya oluyor ya da
olmuyordu, ama neden olup neden olmadığını mantık çerçevesinde açıklayabilmek
mümkün değildi. Belki beni ya da makinelerin ithal edildiği ülke olan İtalya'yı
sevip sevmemelerine göre, belki bir tanıdıklarının tavsiyesine göre, belki de o
günkü ruh hallerine göre karar veriyorlardı. Tüm yaşadıklarımın bir şaka
olduğundan kuşkulanıyordum bazen. Çok sıkılmıştım. Beynim tüm bu saçmalıklara
bir noktaya kadar dayanabilmiş, sonra ağrımaya başlamıştı.
İstifa ettim ve kısa bir süreliğine de olsa çalışmadan nasıl yaşayabileceğimi
düşünmeye başladım. Niyetim kendime kendimi toparlayabilecek ve yeni bir işe
başlamak için gereksindiğim cesareti toplayacak kadar zaman tanımaktı. İlk aklıma
gelen borsa oldu tabii. Çabucak bilanço okumayı ve teknik analiz denen o saçmalığı
öğrendim. Makro ekonomiye öteden beri ilgim vardı, bu konudaki bilgilerimi fiyat
oluşumu ile ilgili teorilere ağırlık vererek tazeledim. Birkaç hisseyi üç beş gün
izledikten sonra bir hafta boyunca boşa kürek çekmiş olduğumu anladım. Fiyatlar
ortada hiçbir neden yokken sıçrayıveriyor ve birkaç gün içinde eski değerlerine
dönüyorlardı. Kârsa aynı kârdı, ekonomiyse aynı ekonomiydi. Bu arada
arkadaşlarımla sık sık buluşup masum miktarlarla kumar oynamaya başladık. Kumar
oturumumuz duruma göre bir ya da iki gece sürüyordu. Seansı yirmibir ile başlatıp
pokerle bitiriyor ve oyun süresince çok eğleniyorduk. Birkaç seansın ardından
pokerde hep kaybettiğimi ve yirmibirde hep kazandığımı fark ettim. Günler geçti,
yeni oyunlar oynadık, ama değişen bir şey olmadı. Çocuklar sonunda dayanamayıp
açıkladılar: Elime iyi bir kağıt geldiğinde arkama yaslanıyormuşum. Yirmibirde
neden kazandığımı sordum. Sedat 'Neden kazandığını bilsek kaybetmezdik ki. Kek
miyiz biz' dedi. Haklıydı.
Nihayet asıl konumuza geliyoruz. O akşamdan sonra kafamı yirmibirde neden
kazandığıma taktım. Ve süreci çözümleyip nasıl kazandığımı anladım ve sonra
hep kazandım. Daha kolay karar verebilmeniz için yirmibirin nasıl bir oyun olduğundan
söz edeceğim. Açıklamalarımı okuduktan sonra hakkımdaki iddiaların ne denli yersiz
ve mesnetsiz olduğunu kolayca fark edeceğinize eminim. Oyunun nasıl oynandığını
biliyorsanız da lütfen kusuruma bakmayınız. Kaldı ki kuralların açıklanması kısa
sürecek, sonra da sıra 'sırlarımı' açıklamaya gelecek.
Yirmibir -İngilizce adıyla Blackjack- iskambil kağıtlarıyla oynanan basit bir
oyundur. İki veya daha fazla kişiyle oynanabilir, ama ben açıklamalarımı iki
kişilik versiyon üzerinden yapacağım, keza oyuncuların sayısı daha fazla da olsa
değişen bir şey olmaz. Bir taraf kasa olur ve kağıtları bir kendine bir rakibe
şeklinde teker teker dağıtır. Kağıtların değeri üzerlerinde yazan rakamlar
kadardır ve vale, kız ve papaz da on sayılır.
Ve toplam puanı yirmibiri geçen oyuncu yanar. Elbette örneğin iki ya da üç karttan
sonra kağıt istememe hakkı mevcuttur. İki taraf da yanmazsa puanı yirmibire en yakın
olan kişi oyunu kazanır. Kasanın diğer oyuncudan farklı olarak kağıt istemek
konusunda inisiyatifi yoktur, puanı 16 veya daha yukarıdaysa durmak, 15 veya altındaysa
kağıt çekmek zorundadır. Hakkımda karar verebilmeniz için bir diğer önemli
ayrıntı: Kasa olan tarafın aslında hiçbir konuda inisiyatifi yoktur, kazanıp
kazanmaması oyun kuralları dahilinde tümüyle şansa bağlıdır.
Kasaya karşı oynayan kişinin yanana kadar dilediği kadar kağıt istemekte serbest
olduğunu söylemiştim. Bu oyuncunun ilk iki kartı eğer onlu ya da muadili olan vale,
kız ya da papaz ise bu kartları ikiye ayırmak, dolayısıyla bahsi iki katına
çıkarmak şansı vardır. Ayrıca üçüncü kartını istemeden önce -üçüncü
kartın istendiği durumda ilk iki kartın puan toplamının yirmibire yaklaşmayan bir
sayı olduğu açıktır, zira eğer yirmibire yaklaşıldıysa istenen üçüncü kağıt
oyuncuyu büyük olasılıkla yakacaktır- kağıtlarını ikiye ayırmaksızın bahsi iki
katına çıkarabilir. Asa karşı sigorta, asın hem bir hem de onbir olarak
sayılabilmesi gibi ayrıntılara girmeyeceğim, çünkü çok önemli olmadıklarını
düşünüyorum.
Affınıza sığınarak şimdiye dek söylediklerimi bir özetlemek istiyorum: Kasa olan
tarafın hiçbir inisiyatifi yok, ki bu durum oyunu bilgisayar ortamında programlamayı
olanaklı kılıyor. Diğer oyuncu kart isteme ya da puanını yeterli görüp durma,
kağıtları ayırıp ayırmama(split) ve üçüncü kağıdı isteyecekse bahsi ikiye
katlama(double) konusunda akıl yürütüp doğru kararlar verirse kazanma şansını
artırabilir. Nişantaşı Oteli'nin kumarhanesinde dört ay boyunca sürekli kazanmış
olmamın nedeni bu üç karar olanağından doğru biçimde yararlanmamdır.
Aklınızdan hangi sorunun geçtiğini tahmin edebiliyorum. Tabii ki dünyanın en
akıllı kişisi ben değilim ve tabii ki başkaları da benim gibi oynayıp kazanabilir.
Bu noktadan itibaren sanıyorum istatistiksel bilgilerden yararlanarak bilgisayar
yardımıyla yaptığım çalışmalardan biraz söz etmem gerekecek, ama daha önce
kumarhaneler nasıl para kazanır, ondan bahsetmek istiyorum. Daha basit bir oyun olduğu
için ruleti ele alalım. Rulet silindiri 49 dilime bölünmüştür ve şansınız varsa
-paranızı doğru dilime koymuşsanız- 1'e 48 kazanırsınız. Eğer 1'e 49 veriyor
olsalardı kumarhane ruletten hiç para kazanamazdı. Bu kumarhanenin toplam rulet
hasılatı içinden kabaca %2 kar etmesi anlamına gelir. (Elbette rulette başka bahis
türleri de vardır ama mantık aynıdır). Rulet masası her akşamı %2 kârla kapatmaz
tabii, ama süre uzadıkça ortalama getiri %2'ye yaklaşır.
Bilgisayar aracılığıyla yaptığım hesaplamalarda ideal bir mantıkla yirmibir
oynayan bir oyuncunun %51,5 olasılıkla kazanacağını hesapladım. 'Tek akıllı sen
misin' sorusuna dönersek, en azından Türkiye'deki tek akıllının ben olduğumu
söyleyebilirim, çünkü ideal oyun mantığını kurmak bilgisayar destekli uzun
çalışmalar gerektirir. Bir de şaşmaz bir iradeyle, hep o mantık içinde oynamayı
gerektirir ki çok kolay bir iş değildir bu. Yurtdışında %51,5 beklenen getiri
geçerli değildir, çünkü onlar blackjack'e (oyuncunun doğrudan kazanmasını
sağlayan özel bir durum) bire birçeyrek verirken Türkiye'deki kumarhaneler bire iki
veriyorlar.
Nasıl oynayacağımı belirledikten sonra hafta içi her akşam Nişantaşı Oteli'nin
kumarhanesinde yirmibir oynadım. Akşamda dört saat oynuyordum ve en küçük tutarla
oynadığım için günde ancak 150 dolar kadar kazanabiliyordum. Zengin olmak gibi bir
amacım yoktu, sadece ne yapmak istediğime karar verene kadar kendimi geçindirecek
parayı kazanmak ve biraz da eğlenmek istiyordum. Bir iki hafta geçirdikten sonra
bırakmayı düşündüm, ama şansım yaver gittiği için kazandığımı
düşünmelerini istemiyordum, üstelik -haşa- cennetten farksız bir yerdi kumarhane.
Yiyecek ve içecek parasız ve sonsuz denebilecek çeşitteydi, her yan yapay şelaleler
ve havuzlarla donatılmıştı ve bizlere hizmet eden yüzlerce güzel -ve ne yalan
söyleyeyim insanı çileden çıkaracak kadar seksi- kız vardı ortalıkta. Bir gün
yanıma kumarhane müdürü olduğunu söyledikleri papyonlu bir adam geldi ve onbeş
yıllık meslek yaşamında benim kadar şanslı birini görmediğini söyledi. Anlamlı
ve alaycı bir biçimde gülümsedim ve 'Belki de şans değildir' dedim. Ertesi akşam da
yaka paça götürüp nezarethaneye koydular beni.
Aslında tüm bu açıklamaları yaparken büyük bir azap hissettim, çünkü kumarhane
yetkililerinin benim gibi bir amatörün birkaç hafta uğraşarak çıkardığı
hesaplamaları yapıyor olmaları gerekirdi. Deniz içinde olup da denizi bilmeyen balık
misali, hile yaptığımdan yok yere şüphelenip beni sizin karşınıza çıkarmış
olmalarına çok üzülüyorum. Yüce bir makam addettiğim mahkemenizin bu tür bir işle
uğraşmasına sebep olduğum için utanç duyuyorum. İşbu ifadeyi hiçbir baskı ve
zorlama altında kalmadan hür irademle yazdım ve imzaladım.
En Derin Saygılarımla,
Hakim dirsekleri kürsüye dayayıp bulunduğum yere doğru eğildi. Sert bir tonla, 'Bir
diyeceğin var mı?' diye sordu. 'Emniyetteki verdiğim yazılı ifade dışında yok'
diye kekeledim. Avukatım söz aldı, üniversite mezunu olduğumdan, iki yabancı dil
bildiğimden, geleceğimin parlak olduğundan, belirli bir ikametgahım bulunduğundan ve
delilleri karartma şansım olmamasından söz etti. Tahliyemi ve tutuksuz yargılanmamı
talep etti. Kalbim gümbür gümbür atıyordu. Hakim durdu, bir süre düşündü ve
'Sanık vekilinin ileri sürdüğü gerekçeler mahkemece makul bulunduğundan tahliyesine
karar verildi', dedi. Derin bir oh çektim ve ürkerek dışarı çıktım.
Yaşadığımız heyecandan dolayı gözleri yaşarmış olan babacan avukatımla
kucaklaştık.
'Şimdi ne yapacaksın?' diye sordu. 'Önce doğru dürüst bir yemek, sonra bir duş,
sonra da üç beş gün hiç uyanmadan uyumak', dedim. Durgunlaştı, 'Ucuz atlattın.
Tutuklama kararı verilseydi, en az beş altı ay yok yere yatardın' dedi. 'Yurtdışına
çıkabilir miyim?' diye sordum. 'Çıkarsın tabii de, hayrola, firar mı edeceksin?',
diye sordu. 'Kumarhanede kazandığım paraları döke saça harcamak ve içeride
geçirdiğim kırksekiz saati unutmak istiyorum' dedim gülümseyerek. 'Daha oynayacak
mısın?' diye sordu. 'Tövbe', dedim. Vedalaştık. Adliyenin önünden bir taksiye
atladım ve 'Aksaray'a gideceğiz' dedim. Cidden ucuz atlatmıştım. Önceki gece sabaha
kadar uğraşarak yazdığım ve şimdi, salim kafayla düşündüğümde çok saçma
bulduğum ifadem bir işe yaramış mıydı acaba.
bu ürün hakkındaki
düşüncelerinizi bizimle paylaşın!.. |
|