|
Yeşil Bursa Notları-II
Bursa'nın her tarafı tezatlarla dolu. Ünlü bir şehir. Hiç kuşkusuz ünü Osmanlı'nın
ilk başkenti olmasından gelir, orada toplanan evliya ve keramet sahibi erenlerin oradaki
bıraktıkları manevi havadan gelir. Ama bu zamanla bozulmuş, bu büyü adeta Anadolu
insanıyla birlikte yavaş yavaş yok olmuş ve yerini günlük koşuşturmaların vermiş
olduğu lakaytlığa bırakmış. Şehirlerin kaderi bu. Ama Bursa'nın konumu daha değişik.
Osmanlı'nın son yıllarından ve Cumhuriyetin ilk yıllarından bu
yana izlenen Göç ve Soydaş politikaları sayesinde özellikle Balkanlardan getirilen Müslüman
azınlıkların buraya yerleştirilmeleri ve son zamanlarda Anadolu'nun muhtelif
illerinden (özellikle Doğu) akın edenler burayı bambaşka bir hüviyete sokmuş,
Bursa, Bursa olmaktan çıkmıştır adeta. Bir yandan göçmenler, diğer yandan iç göçten
gelenler ve burada yerleşik bulunan nüfus acayip bir kompozisyon oluşturmuş, o manevi
ruhun ve tarihi eserlerin yerini artık gökdelenler ve modern binalar almaya başlamış.
Şehir içinde yükselen plazalar ve Osman Gazi'nin değer verdiği o ovada uzanan
binlerce binalar, showroomlar, Buttim'ler ve enva-i çeşit fabrikalar... Son yıllarda ağırlıklı
olarak Uludağ için gelen eksik etekli turistler de, üniversiteden sonra şehri bir başka
açıdan inletip durmuş. Osman Gazi buraları böyle görseydi "eyvah küffar tekrar
geri aldı beldemizi" diye şikayet ederdi sanırım.
Bir milyonu aşkın nüfusun büyük bir bölümü bu tarihten habersiz. Günün gün eden
takımdan. Şehrin kalelerini, minarelerini, kubbelerini, hanlarını ve asırlık yapılarını
dinleyen ve anlayan yok adeta. Tarih inlemekte ve tarih can çekişmekte iken turistik
kaygılarla restore edilip ayakta durdurulmaya çalışılanlar ise ruhtan anlamayan
insanlardan müşteki. Şehrin belli noktalarında toplanan bu yapılar üzerlerindeki
kitabelerden habersiz, onları okuyamayan insanların varlığından müzdarip.
"Tophane" denen mevkide Osman Gazi ve Orhan gazi mezarları Bursa'yı bir
tepeden şahin bakışlarıyla mahzun mahzun izlerken hemen alt tarafında yerin dibinden
yükselen ve İstanbul'un "Galeria'sını andıran "Zafer Plaza"ya eğlenmeye
gelen insanlar bu bakışlardan ya habersiz ya da duyarsız... Bu tepe onlara göre ya bir
sayfiye için çıkılan yer ya da nostalji... Tepenin yola inen kısımlarında kurulan
çay bahçeleri ve oturtulan bankları romantizm için ideal bir ortam olarak görenler de
azımsanmayacak kadar çok...
İkinci gün erkenden çıkıp sokakları dolaşıyorum. Bursa'nın üst kısımlarındaki
bu muhteşem tarihle çelişkili modern binalar adeta bir yerde kesiliyor ve yerini
tamamen modernliğe yani çağdaş deyimle uygarlığa (!) bırakıyor. Bana rehberlik
eden ve bana unutamayacağım tarihsel anılar anlatan rehberimin dişçisiyle olan
randevusunu beklerken zamanımı iyi geçirmek için şehrin fazla derinlerine inmeden bir
caddesinden ilerlemeye başlıyorum. Bu eski otogarın hemen üstünden şehrin doğusuna
doğru uzanan geniş bir caddeydi. Adını bilmediğim bu caddede gezinirken; eğer gözlerim
kapalı bir araca bindirilip bu şehre getirilmiş olsaydım bu caddedeki birkaç Türkçe
levhayı da kaldırmış olsalardı kendimi bir ecnebi memleketinde sanacaktım diye düşünüyorum.
Bu düşüncelerimdeki haklılığımı çevredeki tabelalar adeta doğruluyor. Adlarını
burada reklam olmasın diye almadığım bir sürü pantolon, giysi, meşrubat ve çeşit
çeşit eşyaların isimlerinin üzerlerine yazıldığı bu tabelaların boylarının değişik
değişik ve türlü renklerde olmaları da ayrı bir çirkinlik arzediyor. Şehrin bu değişik
caddesinden epey yürüdüğümün farkına varıyorum ki tekrar geri dönme ihtiyacı
duyuyorum ve geri dönüyorum. Saatime bakıyorum, randevumuza daha epey zaman var diyor
ve bu kez caddenin karşı kaldırımına geçerek geldiğim yönü seyrede seyrede dönüyorum.
Caddenin tam başına gelince köşede bir boyacıyla çarpışmaktan son anda kurtarıyorum
kendimi.
Biraz uzaklaştıktan sonra ayakkabılarımın burnuna takılıyor gözlerim. Boyacıya dönerek
çağırmama rağmen dalgın çocuğa zar zor duyurabiliyorum sesimi. Çocuk biraz mahcup
bir tip. Zayıf, esmer... Sırtındaki kirli kazağın altına gri bir pantolon giymiş.
Anlaşılan okul kıyafetinden kalan pantolonunu başka pantolonu da olmadığından çıkaramamış.
Büyük ihtimal evine katkıda bulunmak, ekmek parası için çıkmış olmalı boyacılığa.
Peşimden geliyor. Bir köşede bir direğe sırtımı yaslayıp ayakkabılarımı sandığının
üstüne koyuyorum. Diz üstü çöküp hemen fırçalamaya başlıyor.
"Bak iyi boyamasan para vermem" diye lafı açmak istiyorum. Aslında niyetim
onu konuşturmak. Konuya buradan başlamak hep klasik tavrım olmuştur. "Canın sağolsun
abi" diyor ve mahcupluğunu üstünden atmadan işine devam ediyor. Ben çocuğu zor
konuşan bir tipolarak görüyorum. Ama tuzak sorularla bir bir bilgi almaya başlıyorum.
Babası bir fabrikada işçi. Emekköy'de oturuyormuş. Aslen Sivaslı'ymışlar. Üç
kardeşin en büyüğü olduğundan çalışmak zorunda eve ekmek ve okula harçlık götürecekmiş.
Ayakkabılarımı parlattı. Beni memnun ettiğini belirterek bol bahşiş veriyorum. Önce
afalıyor, sonra ciddi olduğumu anlayınca teşekkür etmesine gerek bırakmadan uzaklaşıyorum
oradan.
Şehrin kalabalık ortamına doğru ilerleyip randevü saatine kadar, şehrin adını sanını
bilmediğim sokaklarında dolaşıyorum.
.............................................
Bursa'da geçireceğim muhtemel güzel günlere doğru yeni bir günün sonunda buruk ayrılıyoruz
kentten. |
Şehrin
kalelerini, minarelerini, kubbelerini, hanlarını ve asırlık yapılarını dinleyen ve
anlayan yok adeta. Tarih inlemekte ve tarih can çekişmekte iken turistik kaygılarla
restore edilip ayakta durdurulmaya çalışılanlar ise ruhtan anlamayan insanlardan müşteki.
|