| AYTEKİN GEZİCİ
Duruşma
Adana 1. Ağır Ceza Mahkemesi duruşma salonunda hakim kürsüsünde tüm haşmetiyle
oturan Sadık bey küçük camlı okuma gözlüğünün hemen üzerinden kısık gözlerle
baktı sanık sandalyesinde oturan Sıddık'a. Sıddık omuzlarını içine çekmiş
dokunsan ağlayacak vaziyette ve kabahat işlerken yakalanmış çocuklar gibi bakıyor sırasıyla
hakim ve üyelerle hakkındaki iddianameyi okuyan Cumhuriyet Savcısı Hüseyin Elbek'e.
Savcı Elbek, emsallerinin aksine son derece ağır ve tane tane okuyor iddianameyi.
Kelimelerin vurgularına da dikkat ederek hemen iki adım
ötesinde oturan ve hiç ses çıkarmadan kendisini dinleyen Sıddık'ı kasten ve
tasarlayarak adam öldürmekle suçluyor ve idamını istiyordu. İddianame sona erdiğinde
Sıddık hakkında ileri sürülen iddia ve içinde bulunduğu mekandan çoktan uzaklaşmış
çocukluk yıllarına dönmüştü...
'Elleri kırılasıca'diye bağıran annesiydi, şimdi 5 yaşında ve okula henüz başlamamış
bir çocuktu. İşaret parmağı üzerine dorulmuş vaziyette birkaç adımda üzerine yürünerek
söyleyen sözler karşısında şaşkın ve çaresizdi. Nereden bilsindi ki evin içerisinde
sektirdiği top sehpanın üzerinde bulunan vazoya çarpsın ve yere düşüp kırılsın.
Çocukca bir mazeretin arkasına sıığındı Sıddık, "Valla ben yapmadım anne,
top çarptı da kırıldı"...
Öğretmeni, "Demek ödevini yine yapmadın haa.." diyerek üzerine yürüdüğünde
henüz ilkokul üçüncü sınıf öğrencisiydi. Bir gün önceden kendisine yapması için
verilen ödevi yapamamıştı çünkü babası her akşam olduğu gibi yine eve sarhoş
gelmiş ve başta annesi olmak üzere kendisini ve küçük kız kardeşini kıyasıya dövmüştü.
Hatta akşam aldığı tekme darbeleri yüzünden kalçası
ve sırtı hala morluk içindeydi. Suç işlemenin verdiği insanı sıkıntı ile yüzü
kızarırken kendisiyle aynı sırada oturan yüzü çilli sarı saçlı güzel Hatice'ye
göz ucuyla bakabildi. Küçük kız tam öndeki iki büyük dişi görünecek vaziyette
sessizce gülümsüyordu.
Onu kendisine gülürken görmekten daha da rahatsız
oldu, sanki her gece rüyasında gördüğü şekilde pantolonu olmadan okula gelmiş ve tüm
arkadaşları kendisiini iişaret edip kahkahalarla gülüyordu. İyiden iyiye sıkıldı
ve o anda hissetti bacaklarının arasından aşağıya süzülen sıvıyı. İki küçük
bacağını birbirine yapıştırdı ve kızaran yüzünü elleriyle saklamak istedi...
"Adanalı Sıddık bir adım öne çık" diye bağıran komutan sağ elinin
tersiyle karşısında ezik şekilde duran genci yumruklamaya başladı. "Ne demek
kepimi çalmışlar efendim. Ulan koskoca adamsınız, el kadar şapkaya sahip olamıyormusunuz?
"Çığlık çığlığa bağıran bölük komutanı bu arada kendisini ilk yumruğun
ardından yere atmasına rağmen bu kez de tekmelemeye devam ediyordu.
Koca bir bölüğün önünde hemde her gün yüzyüze
olduğu kişilerin önünde köpekler gibi tekmelenmek gücüne gitmişti 'Ama ne feda
vatan görevi'diye geçirdi içinden ve yumdu gözlerini. Kendisine geldiğinde tahta bir
barakının içinde olduğunu anladı. İçeriye tahtaların arasından sızan ışığa
dikkat kesilince gökyüzünde aydan sızan ışığı seçebildi. Kepini kaybetmesinin
cezasını almış ve kıyasıya dövüldükten sonra bölük komutanının besleği
kangal köpeğin kulübesine atıldığını anladı...
Hakimin yüksek sesle bağırmasıyla kendisine gelebildi. "Nerelere gittin oğlum.
İddianemeyi duydun diyeceğin bir şey varmı ?" Ne iddianameyi duymuş du ne de başka
birşeyi. Çocukluğunu, okul yıllarını ve askerliği düşünmüştü sadece. Boynunu
yana yatırıp "Diyeceğem heç bişe yok hakim beğ" diyebildi. Ne diyebilirdi
ki sanki.
Kimi kimsesi olmadığından ve cebinde eskilerin deyişiyle
delikli on para bulunmadığından avukat bile tutamamıştı. Kendisini sığındığı
mağaradan çıkaran jandarma ve daha snra ifadesini alan kişiler avukat tutması için türlü
sözler söylemişse de hiç ses çıkarmamıştı. sanki dilini yutmuş ve o uğursuz günden
sonra bir tek kelime bile konuşmamıştı.
Güneş inadına tepedeydi ve kavurucu sıcak yakıyordu kara toprağı. Elinde güçlükle
tutabildiği kazma bir eliyle ayakta durmak için direniyor diğeriyle pamuğun dibindeki
otları temizlemeye çalışıyordu. Kendisiyle aynı hat üzerinde çalışan asker
arkadaşı Necmi'yle havadan sudan laflarken oldu ne olduysa.
Hemen arkasından gelen elçiyi görmemiş ve onun
aleyhinde sunturlu bir küfür savurmuştu. Küfretmesinin nedeni de Pazar günü vermesi
gereken çift yövmiyesini kesmesi ve neden vermediğini sorduğundaysa 'Sana hesap mı
verecem lan eşşeoğlusu ? 'diye çıkışmasıydı. "Ben böyle adamın anasını
avradını.." derken beraber sırtına yumruğu yemesi bir oldu.
Sıddık, "Ulan pezevenk aç karnınızı doyuruyorum, bir de arkamdan sövmeye utanmıyormusunuz
bee" diye haykıran elçi Adem'e elindeki kazmayı savurdu. Arkasına dönerken
savurduğu kazma sanki ince ince hesap edip savurmuş gibi tam da elçi Adem'in kafasına
geldi. Kazmanın keskin tarafı başına saplanan Adem önce kendisini iyice direyerek
dimdik ayakta kaldı. Birkaç saniye sonraysa düştü ve düştüğü yeri de kan gölüne
çevirdi. O an kavurucu güneş batmış ortalık bir anda kararmıştı sanki.
Ne çevresinde biranda toplanan kalabalığın 'Aman
yarabbi, ne olacak şimdi' bağrışlarını duyuyor ne de ne yapacağını nasıl
davranacağını düşünebiliyordu. Bir süre önce öylesine lafladığı Necmi'nin
"Hadi oğlum kaç buradan. Herif öldü herhal" deyişiyle kendisine gelebildi.
Sağ elinin tersiyle alnında biriken teri sildi ve çevresine bakınmaya başladı. Biraz
önce Necmi'nin söylediğini diğerleri de tekrarlamaya başladı. Bir fırtına gibi
ileriye atıldı ve koşmaya başladı. Nereye gittiğini bilemeden koşması birkaç saat
sürdü. Sonunda biraz önce çalıştığı tarlanın çok uzağında bir dağa tırmanmaya
başladı. Hava kararmaya yüztutmuştu ki dağın yamacında gözüne çarpan mağaraya
girdi. İçerisinin zifiri karanlığına alıştı gözleri bir süre sonra.
Mağaraya sığınması ile içeriye arkadaşı Necmi'nin yol göstermesiyle giren
jandarmalara yakalanması arasında ne kadar zaman geçtiğini bile hatırlamıyordu şimdi.
Çocukluğu, okul yılları, askerliği ve o kara gün o şanssız gün ile mahkeme
safahatı aklından geçti tekrar. Film şeridi gibiydi. Eski, siyah-beyaz ve çizikler içindeki
bir film şeridi gibi. Kaç duruşmaya girmişti, kaç kez kendine gelmesi için fırça
yemişti hakim beylerden.
Kendisinin idamını istenen savcıyla kaç kez göz göze
gelmişti kimbilir. Herşeyi herşeyi düşünde yeniden ve cezaevini düşündü. Sessiz
kaldıkça üzerine yürüyenleri koğuş ağalarını, iç oğlanları. Sonra sonra
nedense 'gardiyan' diye bağırdı. "Tuvalete gitmek istiyorum ağabey ne olur bi kapıyı
aç" Ağır adımlarla gelen gardiyan kapıyı açtı ve hızlı adımlarla dışarıya
çıkmak isteyen Sıddık'ın ensesine koca bir tokat geçirdi. "Yürü taş arabası"
Tuvaletteydi artık.
Önceden yazılmış bir filmin senaryosunu oynar gibi pantolonunun kemerini çözdü.
Tuvletin tavanında bulunan su borusundan geçirdi bir ucunu ve düğüm haline
getirdikten sonra kemer tokasını birbirine tutturdu. Küçük bir hareketle havaya sıçradı
ve su borusuna eliyle tutundu. Bir elinin yardımıyla boynunu kemeri bağlayarak yaptığı
delikten geçirdi ve kendisini boşluğa bıraktı.
Artık hiçbir şey önemli değildi, ertesi gün
gideceği mahkemenin sanığın cinayeti ağır tahrik ile kaza sonucu işlediğinden ve
duruşmalardaki iyi halinden dolayı istenen idam cezasının beş yıl ağır hapis cezasına
çevrildiği cezaevinde yattığı süre göz önünde tutularak bir hafta sonra salıverileceğini
bile öğrenemedi....
bu ürün hakkındaki
düşüncelerinizi bizimle paylaşın!.. |