| d e r g i b i 1 0 y a ş ı n d a |
| Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler | Üye olun! |
![]() |
![]() |
| • DOSYA |
Bugün: |
|
Deli Ozanlar Derneği
Şükrü KAYA
Şiir yazabilmek için ne gerekir? Pek çoğumuz “her şeyden önce yetenek” diyecektir. Hayal gücünü, bilgiyi, tecrübeyi ve aklı ekleyenler olacaktır buna. Belki hepsi de doğru... Fakat bir farkla. Aklı, daha doğrusu yaygın anlamıyla aklı, şiir için bir zorunluluk saymayacağız artık. Onun yerine doğrudan ve açık söyleyişi, duygusallığı; belki biraz problemli ve kırılgan ama yapmacıksız bir duygusallığı koyacağız.
Okuyacağınız dosya, şiir ve psikiyatri ilişkisi üzerine verimli çalışmaların yapılmasına bir kapı açabilir ümidiyle hazırlandı. "Şiir ve delilik" üzerine farklı bir açılım yazısının akabinde Amerika'daki bir akıl hastanesi etrafında örülen çok ilginç bir şiir hikayesine hazırlanın. Fonunu, akıl hastanesinin duvarlarında yankılanan çığlıkların oluşturduğu ikisi intiharla sonuçlanan üç hayatın kesiştiği bir hikaye bu.
Buyurun karanlık ve ürpertici, bir o kadar da zarif ve çekici imgelemlerin dünyasına!
Ali Ömer AKBULUT
Soruları çoğaltmak da mümkün, bu sorulara farklı yorumlarla karşılık vermek de. İşin “bilim” tarafını bir kenarda tutarak, “kendini bilmek”, dolayısıyla varolanların, evrenlerin (alemlerin) gerçeğini bilmek ve nihayet Varlığın hakikatine ermek noktasında soruşturmamızı derinleştirebiliriz.
Her ucu keskin bir bıçağı tutuyoruz. Kendimiz, evren ve hayat hakkında hakikate erme arzumuz, cehdimiz... Varoluş ve insanlık hakikatinden kopmuş, giderek tüm insani anlamları yokeden; bütünlük, birlik ve kendilik doğrultularını yıkarak nesnelik hesap-kitabıyla meşgul bir çağa ermenin acısı, çöküntüsü, yalnızlığı... Hayatın özsuyunu emmek için durup dinlenmeden düşünürken aklın ermezliği, hakikatin dayanılmazlığı, sırrın durmadan yeni örtülere bürünmesi... Söz'ün (logos'un) erdiriciliğine dayanırken, “söz söyleyenler”in başıboş vadilerde bayat, yavan, günübirlik; mevhum bir büyüklüğü genşeten ve bir okadar da hakikatten alabildiğine uzak sözler devşirerek dolaşmaları... Düşünce ve şiirin sürgüne gönderilişi... Bir yanda bilinmeyenin cazibesine tutulma, öte yanda bilinmeyene körleşme tehlikesi... “Akıllılar dünyası”nın durmuş oturmuşluğu, kaçamakları, aymazlıkları, absürdlükleri, yavanlıkları, çelişkileri, inkarları, itirafsızlıkları ve daha neleri... Delirmekten başka çare var mı? Yazmak, yaşamın üzerine geçirilmiş bir deli gömleği midir?
Sait Faik'in “Yazmasam deli olacaktım” sözünden ne anlamak gerekir? Ya da kimi aydınların, edebiyatçıların yazının “iyileştirici”liğinden sözetmelerini nasıl yorumlayalım? Sahiden yazının “iyileştirici” bir etkisi var mıdır; derde deva, sadre şifa olabilir mi yazı? Yazı keyif verici bir “ecza” mıdır, baldıran zehiri mi? Varlıktan kopuşun çaresizliğini, öksüzlüğünü, yurtsuzluğunu yaşayan, kendisini korumaktan aciz olan yazı neyi, nasıl kurtarabilecektir? Bu öksüzlük “Sözün Sahibi”nden kurtulma, katletme hamkeyifliliği içinde bir özgürlük (başıboşluk) tutkusu mudur? Hakikate bağlılıkta kusursuz olacağına inanarak kim güvenebilir yazıya? Öyleyse bunlar mübtedinin sınırı yoklayamadan sıyırmasının ifadeleri midir? Şimdi akıllı olmayı istemek mi “akıllıca”dır, deliliği mi?
Kendilerinden menkul “deli doktoru” ünvanlarıyla kimi aklı evveller cehaletlerini belgelercesine nice şair ve düşünürü deli saymışlardır. Oysa herkesin at koşturacağı bir yer değildir burası. Şiirden ve düşünceden sözedince şöyle bir durmak gerektir. Buranın pâk dâmenine “deli doktoru”nun eli asla değemez, eremez. Hem “kendi elinizle yaptığınız ve kurtarıcı diye taptığınız kısır fehminiz ve aklınız elinde ne hale getirdiniz dünyayı” diye sormazlar mı adama? Hâlâ sormak gerekirse bu soruyu soralım o zaman: Nedir bu delilik tabir edilen şey?
Coppola'nın “Siyam Balığı” (Rumble Fish) filminden kaldı belleğimde: “Deli, her şeyi yapabilecek yetenekte olan; ancak yapacak değerde bir şey bulamayandır.”
Kamet ve kıymetince tezahürlerle doludur “delilik ülkesi”. Sokrates baldıran zehirini gözünü kırpmadan bir aşk ikisiriymişçesine içer. Mevlana “şeb-i arus” der ölüm gününe. Şeyh Bedrettin kendi ölümünü imzalar. Nietzsche çıldırır. Hölderlin delilik ülkesinin vazgeçilmez sakinidir. Ren'in uzak komşusu Ece Ayhan iki ülke arasında mekik dokumuştur. “İnsanlığın tüm serüvenini bir delilik nöbetinin tek bir dakikasında yaşa”mış gibidir Ayşe Şasa. İlhami Çiçek, Nilgün Marmara, Kleist, Zweig, Plath, Sexton, Lowell, Van Gogh kendi ölümlerine koşmuşlardır. Vakidir: Varlığın sesine kulak kesilmiş düşünürler ancak ölümün hakikate erdiriciliğine inanır...
Tüm bunlar arasında şiir ne yana düşer usta? “Ve neye yarar şairler yoksunluk dönemlerinde?” “Ve niçin (yine) şairler üzünç devirlerinde?” “Atından inmeden sevişmeyi bilmek” kaçınılmaz mıdır? Düşünce ve şiir hep sürgünde mi olacaktır?
Şiire salt bir estetik/güzellik duygusu ya da duygulanımlar olarak bakarsanız bir “deli şairi” anlamanız güçleşecek hatta imkansızlaşacaktır. Şiiri “kendilik bilinci” ve varoluş sorgusu dışında aramak “şiir adına” hesaba çekilmesi gereken birçok yaklaşım ve tavrı çıkaracaktır karşımıza. Bir kere de burada aramaya başlarsanız ister istemez “düşünce”yle yollarınız kesişecektir. Hesap-kitap sahibi müteşâirîni endişelendirecektir elbet bu, endişelendirmiştir. Düşünce ve şiirin komşuluğundan dem vurarak hesap-kitap sahibi “fincancı katırları”nı biraz ürkütelim.
Düşünürken yazmak, yazarken düşünmek... Düşünce ile (hatta felsefeyle) şiirin ayrıştığı noktalar önemlidir elbette, ancak şimdi bu ikisinin örtüştekleri noktaları, "uyum"larını, birlikteliklerini, mütekabiliyetlerini araştıralım biraz.
İmge ve retorikteki "dönüştürme"yi/dönmeyi de yedeğimize alırsak bir şeye doğru dönmek, Varlık'a doğru dönmek [Varlık'ın açıklığına dönmek, Varlık'ın açıklığında dönmek, ve/veya Varlık'ın açıklığında Varlık'a dönmek...?!] Şiirin de düşüncenin de işi bu değil midir?
Düşünce kendi içinde, söz kendi içinde işler. Düşüncenin düşünülebilir olanı düşünmesi, Varlık'ı düşünmesi gibi; şiirde düşünerek mi düşünür? Türkçe'deki kullanış biçimini de yedeğimize alarak şiire "düşünceli" bir uğraş diyebilir miyiz? Şiir sadece estetik değildir. Sanat'ta öyle. Şiirde bir hakikat kaygısı işler sürekli. "Açığa çıkmanın gerçeği, belirmenin; açıklığın şiddeti zuhuru"; parlayan bir çevrim, değişme/dönüşme (değişleyim diyebilir miyiz?!
söyleşme/söyleşi... Türkçe'deki deyi/deyiş'ten yararlanarak _deyi logos anlamına da geliyor; deyişleme?!). Değişme/döndürme bizi bir şeye doğru döndürür (yönüm kıbleye/döndüm Kâbeye gibi?!). “Dilin dönmesi” deyişi var Türkçe'de. "Dili dönmek"; çocuğun dili dönmeye başlar. Dil dönmeden Bir şeye dönülmez şiirde; dil dönmeden O'na dönülmez... Varlık/yokluk meselesi girer dönünce. Görünme/kaybolma; açık olma/örtünme (burada olma/burada olamama)...
Hölderlin'in “İnsanlık şiirce (şiir halinde/şiir olarak) yurtlanır” dediği yer burasıdır. Şiirin bu hali hep canlı bir damarı besler. Varoluşunun vazgeçilebilir bölümünü, bedenine ait tortuları yıkıp yükleterek, yokederek, kurtularak onlardan (delilik) hep ayakta kalabilmesi bu yüzdendir Hölderlin'in. Ağırlıklardan kurtulup yokolma (delirme) ŞİİRin yükselişidir. Bir duyusu körleşenin/yitenin öteki duyusunun keskinleşmesi gibi, ŞAİR Hölderlin'in beyni de kuru aklın şaşaasına körleştiğinden beri ritm hakim olur her şeye, dilin kemiğini kırar; dize gelen, yumuşayan dili yeniden onarır ve güçlendirir, onu aslına iade eder. Şiir başlangıca döner, çocuk safiyetinde ve yalın haliyle; ŞİİR olarak yükselir.
Başka şair kişiliklerde (kleist, plath, lowell, nilgün marmara vd.) dünyayı yüzüstü bırakma, onu devirme durumu patlak verdiğinde bir ilenme, yakıcı bir itiraf, akıllılar dünyasına ait bir şeyleri yine de koruma çabası; öte yandan bunun tiksindiriciliği, görüşün bulanıklaşması, bireyselliğin kutsanması, tenselliğin kalıntıları, bir toprak tadı vardır hep. Yaşantı şiire dönüşür. Dizginleyemedikleri varoluş alevi kendilerini yakar (intihar).
Nietzsche'nin durumu ise daha farklıdır. “Ben, insanlık tarihini ikiye bölen bir dünya tarih olayıyım” diye haykırır bir keresinde VAHŞİ bir ses tonuyla. Hölderlin'in “insanlığın şiir halinde yurtlanmasını” kabul edersek, insanlık tarihini de ŞİİRin TARİHİ olarak düşünebiliriz. İşte Nietzsche'nin şiiri (düşüncesi), Hölderlin'in şahsında belirginleşen şiirle, varoluşun alevinde yanan şairlerin şiirinin arasına girmiştir. Onun şiiri bir matkap gibi dünyayı örseleyip atar, bireyselliği yalnızlığında eritir, çekiç darbeleri insanların kafalarında çınlar, ölüm şarkısı başlamıştır, kahkahasını salıverir dünyanın ve yaşamın üstüne; varoluşun alevi yakar kavurur ortalığı...
Deliliğin sınırında yaşamış hatta “haza deli” olarak görülmüş onlarca şair ve düşünür vardır, olacaktır. “Akıllıların dünyası”nın hâlini gördükten sonra “deliliğe övgü” dizmek gelmiyor mu sizin de içinizden?
* Şiir ve psikiyatri ilişkisi üzerine yazılmış pek bir şey yok. Hep merak edile gelse de şairler sevememiştir bir türlü psikiyatriyi. Bunda her türlü ruhsal gerilimi/gerginliği “hastalık” sayan hamervah/ortalama psikiyatristlerin tavrının etkisi vardır. Oysa bu gerilim sazın telinin gerginliği gibidir; gerilim/gerginlik yeter noktaya geldiğinde tınlar, ezgi dökülür. Herkes gibi düşünmeyeni deli ya da şizofren olarak görmek tam bir cehalettir. Bu psikiyatriye kuşkuyla bakılmasına neden olmuştur. Yine de tüm psikayatristlerin böyle olduğunu söylemek, insanlık ve kendilik bilincine sahip olan, hayatın anlamı ve hakikati üzerine kafa yoran psikiyatristlerin varlığını yadsımak da insafsızlık olur (şimdilik kaydıyla Erol Göka, Yusuf Alper ve Kemal Sayar'ın çalışmaları zikre değer). Öte yandan kendi aymazlık, yetersizlik ve saçmalıklarını sanat gibi sunanların bu cehalete katkısını da unutmamak gerektir. Artık yazmanın/yaratıcı süreçlerin (özellikle şiir ve düşüncede) psikodinamiği üzerine “adam gibi” çalışmlar beklemek hkkımız olsa gerektir.
Massachusetts'deki McLean Hastanesi uzun yıllar Amerika'nın en edebi akıl hastanesi ünvanını taşıdı. Sylvia Plath, Robert Lowell ve Anner Sexton bunun yakın tanıklarıydılar.
Boston dışında yer alan McLean Hastanesi ülkenin en eski akıl hastanesi değil; bu onur Philedephia'daki Pennsylvania Hastanesine ait. Ayrıca, ülkenin en iyi hastanesi de sayılmaz. Pek çok uzman, Kansas'taki Menninger Kliniğini bu bağlamda daha üst sıralara yerleştirecektir. Fakat, psikiyatrik tedavinin keşfinden önce Belmont'ta yaklaşık 100 hektarlık göz alıcı bir araziye kurulu olan McLean, ülkenin muhtemelen en aristokrat, ve şüphesiz en edebi akıl hastanesiydi. Ralph Waldo Emerson bir mektubunda erkek kardeşlerinin tedavi ücretlerinin yüksekliğinden yakınmaktaydı. 19. yüzyılın sonlarına doğru Henry Adams'ın sivri dilli karısı Clover, babasına “McLean'ın her iyi ve sağduyulu Boston'lının hedefi olduğunu” ifade etmekteydi. Clover'in Harward Üniversitesi mali işler sorumlusu olan erkek kardeşi de burada son nefesini verdi. Ünlü tarihçiler, hatta McLean'ın önceki müdürü, Amerikan psikolojisinin babası sayılan William James'in burada hasta olarak kaldığı konusunda ısrar etmektedir. Yine McLean'da ölen Frederick Law Olmsted hastane kampüsü için araziyi seçen kişiydi.
Modern çağda McLean, tüm diğer özellikleri bir yana, daha popüler ve daha edebi bir kimliğe büründü. Susanne Kaysen'ın “Girl, Interrupted” adlı otobiyografik eserinden uyarlanıp olağanüstü başarı gösteren film ile doruğa ulaşan McLean modası, aslında, McLean müdürü Franklin Wood'un intihar depresyonu geçiren Smith Koleji öğrencilerinden Sylvia Plath'ı hastaneye kabul ettiği 1953 yılına kadar uzanır. Plath, tedavisinden altı yıl sonra, 27 yaşındayken McLean'da kaldığı günleri paraya tahvil edebileceğini farketti. Cosmpolitan dergisine akıl sağlığı ile ilgili yazdığı iki makaleden sonra günlüğünde “intihar eden bir kolej öğrencisi ile ilgili birşeyler de yazmalıyım...bir hikaye, hatta bir roman.....Akıl sağlığı konusunda günden güne büyüyen bir pazar var. Bunu yeniden tanımlamamam içim aptal olmam lazım” notunu düşmüştü. Plath'ın romanı “The Bell Jar” ortaya çıktığında, J.D. Salinger'in The Cathcher in the Rye adlı genç erkekler tarafından kapışılan eseri gibi, genç kızlar için okunması zorunlu bir kitap haline geldi. Amerikan gençleri Belsize (Belknap) ve Wymark (Wyman) binalarının kurgusal koridorlarında dolaşarak McLean hastanesini ilk elden tanımış oluyorlardı.
Plath, McLean'da yaşadıklarını kullanan üç önemli Amerikan şairinden biriydi. Bu üçlüden McLean hastanesine ilk yatan olmasına rağmen, bunun hakkında yazan ilk kişi değildi. Bu ayrıcalık McLean hastanesinin Bowditch binasında 1958 yılındaki kalışıyla ilgili “Waking in the Blue” başlıklı nefis şiiri yazan Robert Lowell'a aittir. Bu şiirin bir kopyası, 1980'li yılların sonuna kadar Bowditch'de hemşirelere ait bölümün duvarında yazılıydı. Plath ve hem arkadaşı hem de rakibi olan Anne Sexton, Lowell'ın 1959 yılında Boston Üniversitesinde verdiği şiir seminerlerine katıldılar. Her ikisi de kısa sürede Lowell'in yapmak istediği şeyi anladılar. Klasik şiir formatına uygun olsa da Lowell ilginç bir Amerikan tarzıyla yazıyordu ve hayatı olduğu gibi yansıtıyordu. Bunu etkisiz karakterli babası hakkında yazdığı tavizsiz portrede (Baba'nın ölümü ani ve sessiz oldu”) ya da, kendi deyimiyle “sandık”ta geçirdiği aylardan sonra eşine ve kızına dönüşünü iç parçalayıcı bir şekilde anlattığı (“Hiçbir rütbem ya da mevkim yok/İyileşmişim, süklüm-püklüm, çürük ve önemsizim”) ifadelerinde değişik şekillerde görmek mümkündür. Plath, McLean'a Lowell'dan beş yıl önce yatmıştı, ama deliliğin ona ne öğrettiğini anlamasına yardım eden Lowell'dı. Sexton da intihar depresyonunu yaşamış ve bunun hakkında nasıl yazacağını öğrenmişti.
McLean'daki misafirlikleri bu üç şaire sadece bir dinlenme değil aynı zamanda zengin bir materyal de sağlamıştı. Delilik, yazılarında sık sık ortaya çıkıyor, bazen bir alamet-i farika haline geliyordu. Sexton'un biyografisti Diane Middlebrook, bu ayrıcalığını McLean'ın “Boston'un deli sanatçılarının seçtiği hastane olarak garip bir çekiciliğe sahip olduğunu” yazdığında kazanmıştı.
Plath'ın McLean'da kalışının hikayesi edebiyat dünyasına sadece The Bell Jar ile değil, pek çok biyografi ve anı yazarının eserleriyle de girdi. Ortak hikaye şu şekilde gelişmektedir: Wellesly, Massachusetts'de yerleşik, geleneksel fakat mutsuz bir aileden gelen duygusal, zeki ve çalışkan bir genç kadın olan Plath, Smith Kolejinde okurken hafif şiddetli depresyonlar geçirir. Gelişme çağındaki her entellektüel gibi Freud'un etkisiyle, yaşadıklarını “penis kıskançlığına” bağlar ve bir çeşit şizofreni geçirdiğini düşünür. Ulusal bir yarışmayı kazanmış ve Mademoiselle adlı bir dergide yazıyor olmasına rağmen Harvard'da edebiyat üzerine bir yaz kursuna kabul edilmemesi nedeniyle kariyerinde bir kırılma yaşar. Ağustos'u evine kapalı ve enerjisi bitmiş bir şekilde geçirirken intiharı düşünmeye başlar. Yarı-ciddi bir kendini boğma girişiminden sonra ailesine ait evin altında boş bir yere gizlenir ve çok sayıda uyku ilacı alarak intihar eder. Ölümün kıyısından döner. Boston gazetelerine “WELLESLEY'DE GÜZEL BİR SMITH ÖĞRENCİSİ KAYIP” ve “BAŞARILI SMITH ÖĞRENCİSİ WELLESLEY'DEKİ EVİNDEN KAYBOLDU” gibi başlıklarla haber olur. Ailesi ve doktorları bunun basit bir intihar girişimi olmadığına karar verip McLean'a gönderirler.
Plath, hırsı ve yeteneğiyle her zaman en zeki beyinlerle bir arada olmayı bilmiştir. Smith'de olduğu gibi McLean'da da, benzer bir psikolojik çöküntüyü yaklaşık çeyrek asır önce yaşamış olan romancı Olive Higgins Prouty tarafından desteklenen bir “burslu”dur. Plath'ın her gün görüştüğü psikiyatr Ruth Tiffany Barnhouse'dır ki, doktorların genellikle erkek olduğu McLean'da bu bir istisnadır. Freudçular buna “aktarım” diyebilirler, her ne ise, Plath doktoruna aşık olur. The Bell Jar'da Mademoiselle tecrübesine dayanarak, kitabında “Dr. Nolan” olarak isimlendirdiği Barhouse'ı şöyle tasvir eder: “Beyaz bir bluz ve belinde deri bir kemerle tutturulmuş uzun bir etek giyer, şık hilal şeklinde gözlük takardı. Bu kadın Mryna Loy ve annem arasında bir geçişti.” Hastaneden çıktıktan yıllar sonra bile Plath, Barnhouse ile görüşmeye devam ediyordu. 1959 yılında günlüğüne “RB benim annem olmuştu” yazmıştı. Otuz yıl kadar sonra röportaj yaptığımda Barnhouse'da Plath'ı etkileyen şeyin ne olduğunu kolaylıkla keşfettim. Nat Sherman sigaralarından çekmeye ara verip benimle röportaj için geldiği Nantucket'ın ana caddesinde “Sağlıklı Başlangıçlar” mönüsü sunan Arno's adlı bir kafede “İlke olarak tanıtımında 'sağlıklı' kelimesi geçen hiçbir gıdayı yemiyorum” dedi ve ekledi “Tereyağını margarinle değiştirdikleri gün dünya cehenneme doğru gitmeye başladı.”
Plath, McLean'daki hayatı açıkça tasvir ederken kendi terapilerine pek nadir değinmiştir. Aslında bahsedecek pek birşey de yoktur. Plath ilk geldiğinde Barnhouse ona insülin-şoku tedavisi uygular. Bu tedavi, hastanın ilgisizliğine bir çözüm getiremediği gibi yüzünün şişmesine ve morarmasına dolayısıyla doğal güzelliğinin bozulmasına ve özgüven bunalımının derinleşmesine neden olur. McLean'daki pek çok hastaya uygulandığı gibi Plath'a da Thorazine adlı bir ilaç verilmiş, bu onun boş ve etkisiz davranışlarına olumsuz katkı yapmaktan öte bir işe yaramamıştı. Hastaneye gelişen aylar sonra bile terapisi sonuç vermiyordu. Barnhouse bana “Ona önce bazı şeyleri çizmesini söylüyor, daha sonra da bana anlatmasını sağlıyordum. Bu da bir gelişmeydi” dedi. “Fakat aylardır hastanedeydi ve faturaları Prouty ödüyordu. Bu böyle devam edip duruyordu. Plath, tamamen depresyona girmişti ve iyileşmiyordu.”
Olive Prouty, Plath'ı düzenli olarak ziyaret ediyordu, ve McLean'daki tedaviyle ilgili sabırsızlanmaya başlamıştı. Kasım ayında Franklin Wood'a bir mektup yazarak tedavi (Prouty, bunun aslında tedavi etmeme olduğunu düşünüyordu) ücretini ödemeyi durduracağı tehdidinde bulundu. Kendisi Connecticut'taki Silver Hastanesinde tedavi görmüştü. Bu hastanede McLean'daki “kendi haline bırak” yaklaşımının tersine depresyonlu hastaları faal hale geçirmeye yönelik özel uygulamalar vardı. Prouty, Wood'a “Sylvia'yı çoğunlukla koridorlarda kayıtsızca gezinirken buluyorum. Ben gittikten sonra da aynı şeyi yapmaya devam edecek çünkü uğraşacağı bir şey yok” şikayetinde bulundu.
Plath'ın misafirliği sona doğru ilerliyordu. Barnhouse bir kumar oynayıp elektroşok tedavisi uygulamaya karar verdi. Düşünce korkutucuydu – özellikle de McLean'a gelmeden önce isteği dışında acı verici şok tedavilerine maruz kalan Plath için. Tedaviden önce anestezi uygulanmıyor, sonrasında boş bir rehabilitasyon odasında travmasıyla kendi kendine başetmesi için yalnız bırakılıyordu. Prouty, Plath'ın doktorlarından birine yazdığı bir mektupta “tedavinin muhtemel sonuçlarından yeterince korunmuyor...öyle kötü bir biçimde uygulanıyor ki hasta detayları dehşet içinde hatırlıyor” diyordu. Prouty olaya burnunu sokuyordu, ama bilgisizce değil. Beceriksizce uygulanmış elektroşok tedavisinin Plath'ı intihara sürükleyeceği düşüncesindeydi. Buna karşın, Barnhouse terapi süresince Plath ile birlikte kalacağı ve bu defa sonuçların farklı olacağı sözünü verdi.
Öyle de oldu. Plath, Aralıkta üç elektroşok tedavisinden birincisine maruz kaldı. Kişiliğini ve itidalini o kadar hızlı kazandı ki, o yıl Noel'i evinde geçirdi. Ocak sonunda hastaneden resmen taburcu edildi ve Şubat ayında Smith'e geri döndü. Beş yıl sonra günlüğünde “Neden inanılmaz derecede kısa süreli üç şok tedavisinden sonra roket hızıyla iyileştim? Neden kendimi cezalandırmak için cezalandırılmam gerektiğini düşünüyordum” diye soruyordu. Ne o, ne de Barnhouse bu mucizevi dönüşe tam bir açıklama getiremiyordu. Barnhouse, Nantucket'de “İnsan aklı çok karmaşıktır. Bu çok bilinen bir şey gibi görünür, ama insanlar çoğunlukla unuturlar. Şuraya birazcık Prozac, buraya birazcık bilmem ne, sonuçları şu, şu olacak. Bu aptalca” diyordu.
McLean'ın da aralarında bulunduğu pek çok akıl hastanesi aklen bloke olmuş hastalara hala“elektrokonvulsif terapi” adı verilen daha az travmatik bir şok tedavisi uygulamaya devam ediyorlar. İşe yaradığında da tam bir açıklama getiremiyorlar.
1958 yılında McLean'a kayıt yaptırdığında Lowell, tüketim maddeleri için söylendiği şekliyle “ikinci el” haline gelmişti. 41 yaşındaki Pulitzer ödülü sahibi ve saygın bir Amerikalı şair olan Lowell daha önce kontrol dışı manik ataklar yaşamış ve tedavi görmüştü. Çevresindekilerin şaşkın bakışları arasında birden kabardığı, öfke ve hayal karışımı tepkiler verdiği olmuştu. En yakın arkadaşlarına en ağır hakaretlerde bulunduğu, veya uçaktaki hostese aşık olduğunu ilan edip onunla yeni bir hayata başlamak için aşağı inmemekte ısrar ettiği görülmüştü. Bir defasında, Adolf Hitleri öven anlamsız bir konferans vermişti. Demek ki, bazı klişeler doğru; akıl hastanelerinde kendini Napolyon ya da İsa sanan insanlar var, Lobert Lowell de zaman zaman bunlardan biri oluveriyordu.
Kendi deyimiyle “mayıs çiçeği kaçıkları” arasındaki yaşamını çarpıcı bir şekilde tasvir ettiği Waking in the Blue başlıklı muhteşem şiir bile onun McLean'ın baş şairi olduğunu göstermeye yeter.
Şakacı mizacım ne işe yarıyor?
Her iki adam, ve ben de, geveze Bayan Churchill'in bazen devlet adamlarına bazen romancılara ilişkin benzetmelerinden mustaribiz. “Thomas Arnold Lowell senin neyin oluyor?” James Russel Lowell demek istediğini tahmin ediyorum. Cahilce bir yanlışlık, hiçbir zaman açıklama yapamadım. Şöminenin üzerindeki bir pervazı göstererek “İşte bu Cameron Forbes, Japonya Büyükelçisi” diyebilir, veya yemek sohbetine “Rodos Adası kızılları...” diyerek başlayabilir.
Bazen boğazında yerinden fırlamış bir sutyen gibi duran beyaz bir kağıt peçete ile hareketli danslar yapar, ve Kraliçe Viktorya'ya sunulmak hakkında konuşur. Öyle işte.
Lowell, McLean'ı sekiz sene zarfında dört kez ziyaret etti. Dönüş adresi 115 Mill Caddesi, Belmont, Massachusetts olan bir sürü mektup bıraktı. Muhtemelen Jackie Kennedy ile mektuplaşan tek mahkumdu. Bayan Kennedy ona gönderdiği kitap için teşekkür etmiş ve tatillerde hastaneden çıkabildiği için tebrik etmişti. Lowell, psikolojik sorunlarla mücadele eden diğer bir şair olan Theodore Roethke ile de yazışmıştı. Ona “kendimi sana çok yakın hissediyorum” diye yazmıştı. Ayrıca, bir mektup ta Washington D.C.'de St. Elizabeth Hastanesinde tedavi göre Ezra Pound'a yolladı. Pound'a “Benim gibi sık sık kaçıran birinin aday olup, kazanabileceğini düşünebiliyor musun” diye soruyordu.
Bir cevap aldığına dair işaret yok.
Anne Sexton yıllar boyunca ilginç bir amaca sahipti: McLean'a kabul edilmek. “Keşke McLean'a bir burs alabilsem” diye fısıldar uzun süreli dostu Lois Ames'a. Bundan sanki Amerikan Sanat ve Bilim Akademisine kabul edilmekmiş gibi bahsetmektedir. Gerçi McLean'a kabul edilmeyi elbette hakediyordu: 30 yaşına kadar iki intihar teşebbüsü ve Glenside ve Westwood Lodge senatoryumlarında uzun süreli kalışlar. İlk şiir koleksiyonu olan To Bedham and Part Way Back'de (1960) deliliği hakkında yazar. Deliliğini bir eğlence aracı yapar, arkadaşlarını ve ailesini gidip gelen ruhsal durumu ile manipüle etmekten çekinmez. McLean'da uzun süreli tedavinin masrafından endişe eden terapisti Martin Orne, Sexton'u kabul etmek istemez. 40 yaşına geldiğinde Sexton, bir Pultizer Ödülü kazanmış ve ulusal dergilerde yazmaya başlamıştır. Ama hiçbir zaman McLean'a bilet bulamamıştır.
Neden McLean? Plath ve Lowell yüzünden. Arkadaşı Ames yakın zaman önce bana “Her ikimiz de Slyvia Plath ve Robert Lowell'in orada kaldığını biliyorduk, o da bu kervana katılmak istiyordu. Aynen ailesinin fertlerinin yattığı Mount Auburn kabristanına gömülmek istemesi gibi” diyerek açıkladı durumu. Sexton hemen hemen her konuda Plath ile sert bir rekabet içindeydi. Her ikisi de Boston'un gelişmiş batı kesiminde yetişmişti. Her ikisi de ağzı iyi laf yapan, güzel ve çekici kimseler idi. Her ikisi de kendini büyük şiire adamıştı – büyük dergilerde (The New Yorker, The Atlantic) ve büyük yayınevlerinde (Knopf, Houghton Mifflin) yayınlamak üzere. Ve büyük ödüllere yönelmişlerdi (Pulitzer Ödülü, Yale Genç Şairler Ödülü). Her ikisi de ruhen istikrarsız olduklarını biliyordu ve psikolojik yıkımın bir şekilde iyi şiir ürettiğini anlamışlardı. Her ikisi, doğru bir şekilde, kendilerini potansiyel intiharcılar olarak görüyorlardı. Lowell'in Ritz Carlton Oteli'nde verdiği seminerlerden sonra verilen martini kokteyllerinde, sarhoş kafayla kendilerini öldürmeyi bile tartışmışlardı. Sexton, Plath için şöyle demiştir: “İlk intihar denemesinin öyküsünü gayet hoş ve sevimli detaylarla anlattı.” Bu konuşma hayali değildi. İntihar hakkında konuşurken, Plath ve Sexton, neden veya ne zamanı değil nasılı planlıyorlardı. Sexton bir şiir yayınlayarak Plath'ın kendi ölümcül yarışlarında kendisini geride bırakmasına sitem eder: “Hırsız! / nasıl yürürsün / nasıl! yalnız başına / çok uzun süredir hasretle istediğim ölüme.”
Lowell'la etkileşimi de Sexton'un düşünce yapısında derin izler bıraktı. Sınıfındaki bir öğrenci olarak, 1959 yılı güzünde Lowell'ın birden yok oluşunun McLean'da sonlandığını farketmişti. İlk tanınan şiirlerinden biri hantal Lowell'ı tasvir eder: “büyük bir kurbağa parçası gibi.” Ama “senin yeteneğine hayranım, çok zarif bir şekilde delisin” diye de ekler.
Sexton, 1968 yılında McLean'ın kütüphanecisi Margaret Ball'dan hastanede şiir semineri vermek üzere bir davet alır.
Birkaç aydır yazmaya yönelik küçük bir hasta grubunun başındayım. Bazıları oldukça yetenekli; bazı şiirleri özellikle muhteşem.
Sizin bir aralar psikiyatrik hastaların yazdıklarıyla ilgilendiğinizi duydum. Bunu bana söyleyen kişi sizin büyük bir hayranınız, sizi bu grubu yönetmek için davet etmemi de o tavsiye etti. Onun bu tavsiyesine, sizin yöneteceğiniz konferans ve atölye çalışmaları fikrini de eklemek istedim...
Ball haklıydı. Sexton, psikiyatri hastalarının yazdıklarına ilgi duyuyordu. Dahası, bir şiir olarak tarzını belirlemesinde yaşadığı psikotik yıkımların büyük etkisi olduğunu düşünüyordu. Diane Middlebrook'a göre Sexton, bir şair olarak ortaya çıkış efsanesini yaşadığı psikolojik yıkımlara bağlıyordu: umutsuzluk batağından “yeniden doğuş.” “Şairler taifesine ait olduğumu keşfettim” diyen Sexton, Orne'nin de yardımıyla şiir yazmaya başlar. Orne, Sexton'a, kendisinin McLean'daki öğrencilerini sınırsızca cesaretlendirmesi gibi cömertçe yaklaşır. Sexton, “Şiirlerimin harika olduğunu söylüyordu” diye hatırlar Orne'yi. “Yazmaya devam ediyordum, çünkü o onaylıyordu.” Middlebrook'a göre Sexton'un hayatını kurtaran şiir oldu.
Daha önce ders vermediği için kendi yeteneklerinin farkında olmayan ve bir oda dolusu duygusal açıdan sorunlu insana hitap etme noktasında endişeli olan Sexton, tecrübeli bir sosyal görevli olan Ames'i kendine eşlik etmesi için ikna eder. Seminerler her Salı akşamı hastane kütüphanesinde verilmektedir. Sexton genelde seminer katılımcılarına Diane Wakoski, Frederick Seidel, Robert Bagg ve Aliki Barnstone gibi çağdaş şairlerden birkaç şiiri konu olarak veriyordu. Seminerin akışı öğrenci-hastalardan mevcut olanların durumuna göre farklılık gösteriyordu. Sexton her bir katılımcıya bir sonraki seminer için bir veya birkaç şiir hazırlamasını söylüyor, Margaret Ball da bu şiirleri hafta içinde toplayarak Sexton'a ulaştırıyordu.
Hangi hastanın bir sonraki seminere katılacağını bilmeye olanak yoktu. Bazı hastaların hastane bahçesinde kendi başına dolaşmasına hatta kent merkezine gitmesine izin verilirken, bazılarının da intihar etme riskleri bulunduğu için yanlarına “melek” adı verilen iki kişi nezaret etmek üzere görevlendiriliyordu. Bazı hastalarının durumu günden güne hatta saatten saate değişiyordu. Mükemmel bir şiir yazan bir hasta durumu iyileşinceye kadar haftalarca ortalıkta gözükmüyordu.
Cambridge'de yaşayan Robert Perkins adında bir yazar ve belgesel film yapımcısı Talking To Angels adlı 1996 yılı anı kitabında seminerlerden birini tasvir eder.
Bryn Mawr'dan birkaç yıl önce çekilmiş Eleanor Morris isimli genç bir hastanın ise daha farklı anıları var.
Sextonun seminerlerinde kaynak veya beyin gücü problemi yoktu. Perkins, Boston'un saygın ailelerinden birinden gelen, Harvard eğitimine “McLean'dan diploma almak” için bir yıl ara vermiş biriydi. Morris, Ralph Waldo Emerson ve Frederick Law Omsted'e ikinci dereceden akraba idi. Ama Sexton'un favori öğrencisi Fort Smith, Arkansas'tan Radcliffe Kolejinde bir yıl eğitim gördükten sonra psikolojik çöküntü yaşayan Eugenia Plunkett isimli bir kadındı.
Plunkett, çekici ve parlak bir lise seviyesi şairiydi ve Sexton'la tanıştığında McLean'la ilişkisi beşinci sene içindeydi. Arkansas'tan Radcliffe taşınmak ve 1950'lilerin Cambridge'i onun için çok fazlaydı. Fort Smith'li bir işadamı olan küçük kardeşi Robert “Harvard'a geçiş için yeterince hazırlıklı değildi” der onun için. “Notları önceki gibi iyiydi ama rekabet çok sertti. Daha çok sosyal hayat istiyor ama nasıl davranacağını bilmiyordu” diye de ekler.
Ball'a Sexton'u McLean'a davet etme önerisini götüren Plunkett olabilir. Utangaçlıktan çok çekmiş olsa da seminer başlamadan önce bazı şiirlerini Sexton'a göndermiş ve çok büyük bir hayranı olduğunu vurgulamıştır. Bir keresinde Sexton'un kızı Linda'nın onbirinci doğum günü için yazdığı “Küçük Kız, Çalı Fasulyem, Sevgili Kadınım” başlıklı şiirine atfen “Ben sizin çalı fasulyenizim” demiştir.
İki kadın dersler arasında da görüşmeye devam ettiler. Sexton'la diğer hastalar hakkında dedikodu yaptılar. Plunkett, psikiyatrını boşanıp başka biriyle tekrar evlendiği ve onunla ilişki kurmaktan kaçındığı için bıraktığını söylediğinde, benzer ruh hallerine aşina olan Sexton bunu anladığını belirtir şekilde tepki vermiştir.
Plunkett edebi dergilerde şiirlerini yayınlamaya başlayınca Sexton, onun başarısı için en samimi tebriklerini sundu. Plunkett'in en başarılı şiirlerinden biri Hudson Review dergisinde yayınlandı. “Encounter, Psychiatric Institute” başlıklı şiir McLean'da geçiyor.
O yıl Plunkett tek şiir kitabı olan If You Listen Quietly'yi bastı. Kitapta Sexton'a atfedilmiş bir bölüm de vardı (Fragment to Anne). Onaltı yıl sonra fiziki ve psikolojik rahatsızlıklarla geçmiş bir yetişkinlik döneminden sonra Fort Smith'de sinirsel tedavi görürken öldü. Öldüğünde 53 yaşındaydı.
1969 sonbaharında çatışan sorumluluklar Sexton'u McLean seminerlerinden alıkoymaya başladı. En son dersini Haziran'da verdi. Bazı öğrencileriyle derslerden sonra da birkaç yıl yazıştı.
Sexton'un sürekli kendini eleştiren depresif karakteri kaçınılmaz olarak seminerleri başarısız olarak kabul etti. Aralık 1973'te McLean şiirleri ve seminer notlarını bir dosyada topladı ve keçeli kalemle “Yaratıcı yazına dair ilk derslerim – 1969. Grupları idare etmedeki yetersiz bilgim, grubun sürekli değişen mahiyeti ve şairle yardımcıların birbirine karışması nedeniyle çok zordu. Daha iyi öğretmek için şairin kendini daha iyi adaması lazım.”
McLean seminerleri hakkında olumsuz düşünse de Sexton bu seminerlerle güven kazandı ve öğretmeye yönelik çabalarını hızlandırdı. McLean'daki öğrencilerinden biri Sexton'un evinde Boston bölgesindeki istekliler için kış aylarında bir atelye çalışması organize etti. Daha sonra Boston Üniversitesinden akademik görev aldı. Seminerleri Lowell'in seminerleri gibi ün kazandı.
McLean'daki öğrencileri şöhreti, kendi psikolojik sorunları ve kursa verdiği emek nedeniyle Sexton'u sevmiş görünüyordu. Sexton'a hastaların seminerler arasındaki hayatları hakkında güncel bilgiler gönderen Margaret Ball, eserlerinin kütüphaneden diğer yazarlarınkinden daha fazla çalındığını söylüyordu. “'All My Pretty Ones' (Tüm Sevdiklerim) dördüncü defa çalınmadan önce sadece bir hafta rafta kalabildi.”
Sexton'u “çok güzel ve çok heyecanlı” olarak hatırlayan Robert Perkins, “Sexton için hastaneye geri dönüp bir grup kaçıkla ilgilenmenin ne kadar zor olduğunu tahmin ediyorum. Kendisi gelmişti. Belki birimize yardım edebileceğini düşünüyordu. Belki etti de.”
Ölümüne yakın, Sexton büyük emelini gerçekleştirdi. 1973 yılında psikolojik çöküntü içindeyken McLean'da 5 gün tedavi gördü. Hasta Eşya Formu onun bu ziyaretinden kalan birkaç izden biri. 2 Ağustos'ta Sexton 9 kredi kartı (biri Hotel Algonquin'den), 220 dolar nakit ve seyahat çekleri (muhtemelen parkmatikler için 5 dolar metal para) teslim etmiş. Eşyalarını 7 Ağustos'ta geri almış.
Sexton'un eski öğrencilerinden Elanor Morris, Sexton'la beklenmedik şekilde McLean'da Kuzey Belknap'ta karşılaşmıştı. “Seminerlerden beni hatırladı, ama fazla konuşmadık. Görünümü çok kötüydü ... kalbim parçalandı.” Akıl hastalığının berbat yüzü kendini gösteriyordu: zarif, arka arkaya sigara içen, Pulitzer ödüllü Sexton eski hasta-öğrencilerinin arasındaydı. İntihardan bir yıl önce en son şiir kitabı olan The Awful Rowing Toward God (Tanrı'ya Doğru Korkunç Kürek Çekiş) çalışmasına başladı.
Morris 5 Ekim 1974'de saatli radyosuyla nasıl uyandığını hala hatırlıyor. Bir spiker şair Anne Sexton'un öldüğünü haber veriyordu. Morris “Radyo öldüğünü söylüyordu ama ben intihar ettiğini biliyordum, tüm sabahı ağlayarak geçirdim” diyor.
Morris, Sexton'un seminerler sırasında kendine verdiği 1966 tarihli Live or Die (Yaşa ya da Öl) adlı bir şiir kitabını hala saklıyor. İçine Sexton şöyle not düşmüş, “Benim yönüm yaşamak – Ellie'ye)
Eleanor Morris hala yaşıyor ve Concord, Massachusetts'de şiir yazmaya devam ediyor.
Boyunayım
Ama enine olmayı tercih ederdim.
bayan lazarus İşte yine yaptım Her on yılda bir Böyle bir tane beceririm Bir tür ayaklı mucize, tenim Bir Nazi lamba siperliği kadar parlak, Sağ ayağım Tüy kadar hafif Yüzüm ifadesiz, incecik Yahudi kumaşından. Çözün kundağı Ah, sevgili düşmanım. Korkutuyor muyum? – Burnu, göz bebekleri, 32 dişi yerli yerinde mi? Acı nefesi Ertesi gün yok olacak. Yakında, cok yakında Vahim bir öldür gücü Evimde, etimde olacak Ve ben işte gülümseyen bir kadın. Daha sadece otuzunda. Ve kedi gibi dokuz canlıyım. Bu Üçüncü Sefer. Ne lüzumsuzluk On yılda bir imha. Bu ne çok iplik. Çekirdek yiyen kalabalık İtişir içeri görmek için Ellerimi ayaklarımı çözmelerini – Muhteşem soyunmalar. Baylar, bayanlar Bunlar ellerim benim, Bunlar dizlerim. Bir deri bir kemik olabilirim, farketmez, ben de onlardandım, tek tip kadın işte İlk seferinde on yaşındaydım. Kazaydı. İkinci seferinde istedim Bitirip gitmeyi ve hiç daha dönmemeyi. Üstüstüme kapaklandım. Tıpkı bir midye gibi. Tekrar tekrar bağırmaları gerekti çağırmaları Ve üstümden ayıklamaları inci gibi parlak yapışkan Solucanları Ölmek Bir sanattır, herşey gibi. Özellikle iyi yaparım. Bir ölürüm ki, cehennemden gelir gibi olurum. Bir ölürüm ki, adeta hakikaten olurum. Sanki gider gibi bir davete. Bunu yapmak çok kolay bir hücrede Ölmek ve kımıldamamak Ölüyü oynadığım tiyatroda sır/nın gelmesi gibi Güneşli bir günde geri gel Aynı yere, aynı yüze, zalim Eğlenen çığrışlara: 'Mucize!' İşte bu yere yıkar beni. Ama bir bedeli var. Yara izlerime bakmanın, bir bedeli var. Kalbimi dinlemenin ---- Hakikaten çalışıyor. Bir bedeli var, çok büyük bir bedeli var. Bir sözün, veya bir dokunuşun. Ya da biraz kannımı akıtmanın. Bir tutam saçımın veya elbisemden bir parçanın. Eee, Herr Doktor. Eee, Herr Düşman. Sizin eserinizim ben, Paha biçilmez, Altın topu bebeğinizim Bir çığlığa eriyen Dönüyorum ve yanıyorum. Gösterdiğiniz alakaya aldırmadığımi sanmayın. Kül, kül – Külü eşele bak. Etten kemikten eser yok---- Bir kalıp sabun Bir nişan yüzüğü Altın bir diş. Herr Tanrı, Herr Şeytan Savulun Savulun. Küllerin arasından Doğrulurum kızıl saçlarımla Ve çıt/r çıtır adam yerim. Çeviren: Enis AKIN
babacım Yapma, yapma, artık yapma Bunu bana, ayakkabı kara. İçinde yaşadığım bir ayak olarak Otuz yıl boyunca, zavallı bir beyazlık, Güçlükle nefes almaya cesaret ettiğim veya hapşırmaya. Babacım, seni öldürmek zorundaydım. Ben bir fırsat bulamadan önce sen öldün – Misketle doldurulmuş gibi ağır bir çanta dolusu Tanrı, Ürkütücü heykel, ayak baş parmağı Bir San Fransisko fok balığı kadar kocaman. Ve acayip Atlantikte bir kafa Fasülye yeşilinin mavinin üstüne yağdığı yerde Güzel Nusret'ten uzak sularda. Seni iyileştirmek için dua ederdim. Ach, du. Alman dilinde; Polonya kasabasında Silindirin altında ezilip dümdüz edilmiş Savaşlarla, savaşlarla, savaşlarla. Ama kasabanın adı çok sıradan dedi Polonyalı arkadaşım En az bir iki düzine kadar vardır aynısından. Demek ki hiç bilemeyeceğim Nereye koyduğunu ayağını, kökünü saldığını, Seninle hiç konuşamadım. Çene kemiğime sıkıştı kaldı dilim Sesim bir kablonun içinde kısıldı. Ich, ich, ich, ich. Zorlukla konuşabiliyordum. Her Almanı sen sandım. Ve bu lisan kırıcı Bir makina, sanki bir makina Bacasından atıyor beni bir Yahudi gibi Dachau, Auschwitz, Belsen'e bir Yahudi gider. Yahudi gibi konuşmaya başladım. Belki de bir Yahudi'yim ben. Tirol'ün kar'ı, Viyana'nın açık renkli birası Ne çok saf ne de gerçek. Çingene kadın anam ve tuhaf şansımla Ve Tarot kutumla, ve Tarot kutumla. Gerçekten belki de Yahudi'yim ben. Ben Sen'den hep biraz korktum, Senin Nazi Hava Kuvvetleri'nden, agularından, Ve jilet gibi bıyığından Ve ari gözlerinden, parlak mavi. Panzer-adam, Panzer-adam, Ey Sen – Allah'la boy ölçüşen bir gamalı haç Öylesine karasın, gökyüzünden hiçbir çığlık sızmaz içeri. Her kadın bir faşiste tapar, Suratta çizme, senin gibi bir Acımasızin, acımayan acımayan kalbi. Kara tahtanın önünde duruyorsun, babacım, öylece Bendeki resminde, Ayağın yerinde çenede bir çatlak ince Ama bunun için daha mı az şeytan? Değil, hayır değil Kırmızı temiz kalbimi ikiye bölen Kara adam daha beyaz hiç değil Seni gömdüklerinde on yaşındaydım. Yirmisinde ölmeye çalıştım Dönmek için geriye, geriye, geriye sana Kemikler bile idare eder sandım. Ama beni çıkardılar çuvaldan, Ve parçalarımı zamkladılar birbirine tek tek. O zaman anladım ne yapmam gerektiğıni. Senin bir maketini yaptım. Meinkampf bakışlı, kara giysiler içinde Bir adam raflara ve vidalara aşık. Ve evet dedim, kabul ediyorum. İşte babacım, sonunda ben bittim. Kara telefonun hattı kökünden kesildi, Sesler kablolardan kıvrılarak geçemez artık. Bir adam öldürseydim, iki adam öldürmüş olacaktım – Kendisini sen olarak tanıtan Ve bir yol boyunca kanımı içen vampir, Yedi yıl boyunca, doğrusunu istersen. Babacım, artık sırtüstü yatabilirsin. Şişko kara kalbine bit tahta parçası saplı olarak Köylüler zaten seni hiç sevmemişlerdi. Mezarına topuk vuruyorlar, üstünde dans ediyorlar şimdi. Hep biliyorlardı zaten senin sebep olduğunu bütün kötülüklere. Babacım, babacım, adi herif, bitirdin beni. Çeviren: Enis AKIN
kenar Kadın mükemmeliğe erişti Ölü Bedeni bir zafer gülümsemesi takınmış Bir Yunan gerekliliği yanılsaması Tuğunun kakmalarında akmakta, Çıplak Ayağı konuşuyor adeta: Yol buraya kadardı, artık bitti. Her ölü çocuğa beyaz bir yılan dolanmıs. Artık boşalmiş, Küçük süt fışkırtıcılarina da birer tane. Katlayıp kaldırmıs onları geri vücuduna Bozulmaya yüz tutan bir bahçede Gece çiçeklerinin tatlı, Derin boğazından gelen kokular kanarken Kapanan bir gülün yaprakları gibi. Ayın üzülmesine gerek yok, Kemikten kapşonunun içinden bakıyor. Böyle şeylere alışkındır o. Karalıklarını takırdatıyor ve peşinden sürüklüyor. Çeviren: Enis AKIN
Aday Önce, istediğimiz gibi biri misiniz bakalım? Takma gözün, Takma dişlerin, koltuk değneğin, Askın, çengelin, Takma göğüslerin Ya da bir eksiğin olduğunu gösteren dikişlerin Var mı? Yok mu? Öyleyse ne verebiliriz sana? Ağlama. Aç elini. Boş mu?-Boş. Al sana onu dolduracak, Çay getirecek, Baş ağrılarını geçirecek ve ne dersen yapacak Bir el. Evlenir misin? Garantisi var, Kapar açık kalmışsa gözlerin Ve eriyip gider kederinden. Yeni bir parti çıkarmak üzereyiz tuzdan. Bakıyorum çırılçıplaksın. Bu elbiseye ne dersin — Siyah ve sert biraz, ama iyi oturdu üzerine. Evlenir misin? Su geçirmez, dayanıklı her şeye, ateşe, Damı delip geçen bombaya. İnan bana, bunun içinde gömerler seni mezara. Kafana gelince, kusura bakma ama, kafan boş. Tam sana göre biri var elimde. Gel şekerim, çık dolaptan. Evet, ne dersin buna? Kâğıt gibi bembayaz başlangıçta, Ama yirmi beş yılda gümüş, Altın olur elli yılda. Canlı bir bebek neresinden baksan. Dikiş diker, yemek yapar, Konuşur, konuşur, konuşur. Çalışır durumda, hiçbir eksiği yok. Açılmış yaran varsa, yara lapası. Gözün varsa, bir görüntü gözüne. Evlât, bu senin için son kurtuluş fırsatı. Evlenir misin, evlenir misin, evlenir misin?
Yıldızlı Gece “Bu beni dehşetli bir ihtiyaçtan alıkoymuyor – hadi söyleyeyim – dinden. Şehir yerinde değil, sıcak gökyüzünde boğulan bir kadın gibi yükselip kayan karaşın bir ağaç dışında Şehir sessiz, kaynıyor gece onbir yıldızla Ah! yıldızlı yıldızlı gece! Ben böyle ölmek istiyorum Hareket halinde. Her biri canlı Ay bile esniyor turuncu rengiyle sürmek için çocukları, bir tanrı gibi, gözünden Yaşlı ve esrarlı bir yılan yıldızları yutuyor Ah! yıldızlı yıldızlı gece! Ben böyle ölmek istiyorum: atılıp kollarına gecenin canavarının o büyük ejderha tarafından yutularak hayatımdan kopmak istiyorum, izsiz işaretsiz ne bir dans ne bir ağlama. Çeviren: Şükrü KAYA
Su içinde bir ağaç Bu karanlıkları karanlıklar diledi - ve utanç Bir omuz vuruşuyla geçti pencerelerimizin önünden Bu sokaklar Boston sokakları balam - ilk sözümüz paradan Bir kızoğlan kız gezinir sokaklarda Şehrin karanlığını koyultur durur Türlü çiçekler boy verir çevresinde Yüzünden boyalan akar kaldırımlara Ben bir zamanlar göz bebeğiydim onun Gitti gider şimdi Babil'li kadınımız Aşkımızdı gitti gider şimdi - bir böcek uçtu uçar Bir ağaca uçar sessiz - kaldırımlara uçar Vızıl vızıl kulaklarımda duyuyorum Bir konuyor bir uçuyor Babil'li sinekler Bir karpuz gibi yarıyor - şehirleri duyuyorum Bitmez tükenmez ağıdı bir şeytanın Babil'in fildişi basamaklarını süslüyor - bir şehir suda yüzüyor Burası bankalar caddesi gün nedir görmemiş Günışığı değmez - yalm bir kılıçtır Boston Bir kanadını budamış tanrının - böğrümüze saplanmış Aşkımızdı gitti gider şimdi - bir böcek uçtu uçar Bir ağaca uçar sessiz - kaldırımlara uçar Bernadette'in yumuk gözlerine konarlar Kalkıp giderler buz tutmuş sularına okyanus'un Ve kadın mağaranın tam ağzındaydı - adam gördü Etli butluydu - Massabielle'de duruyordu Aklın gözlerini kaybetmişti - görmüyordu İsa'yla bir mezar ağzı açık bekliyordu Jerico'nun duvarlarını - dünyanın bütün sokaklarını yutacaktı Bir şarkısını söylerdi okyanus şehirlerinin "Şarkılar çağır ki Krallar kralı dirilsin" Aşkımızdı gitti gider şimdi - bir böcek uçtu uçar Bir ağaca uçar sessiz - kaldırımlara uçar.
Babanın Yatak Odası Babamın yatak odasında mavi dizilidir yatak örtüsündeki yazılar kadar ince, perdelerdeki mavi noktalar, mavi kimono, çin terliklerindeki mavi pelüş şeritler. Geniş parkeli taban, zımparalanmış gibi düzgün. Beyaz kağıttan gölgeliğiyle parlak camlı gece lambası hafif yükseltilmiş ikinci cildinin üzerinde, Lafcadio Hearn'in Bilinmeyen Japon'a Bakış'ının. Gergedan postu gibi cezalı, çarpık zeytin rengi. İlk sayfasında: “Anneden Robbie'ye.” Yıllar sonra aynı elde: “Bu kitabın kullanımı zordur Yangtze nehri üzerinde, Çin'de. Bırakılmıştır öylece bir fırtınanın açık lumbarında” Çeviren: Şükrü KAYA
Satılık Zavallı şaşkın oyuncak, Şaşırtıcı bir savurganlıkla döşenmiş, Yalnız bir yıl oturulmuş içinde – Babamın Beverly Farms'daki yazlık evi Öleli bir ay olmadan satışa çıkarıldı. Boş, kapısı açık ve gizdeş, Şehirdeki evden gelmiş eşyası Ölü kaldırıcılar çıkar çıkmaz Gelecek hamalları beklemenin Sabırsızlığı içinde. Annem, hazırlanmış, Seksenine kadar yapayalnız Yaşamanın korkusuyla Ayı seyrediyor bir pencereden, Yolculuk ettiği trende İneceği istasyondan Bir sonrakine kalmış gibi. Çeviren: Cevat ÇAPAN 6 Haziran 2003
|
Yüklemede bir sorunla karşılaşırsanız, buraya tıklayarak "toolbar"ı bilgisayarınıza indirip kurabilirsiniz. Alexa Rating
|
| Düşünüyorum, o halde varım! - Descartes |
| Ana Sayfa | Editörden | Hakkımızda | Bize Yazın | Blog | Linkler | Künye | Basın Odası | Reklam | Sponsorluk |
|
Dergibi'nin içeriği, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ile korunmaktadır. Site içeriği, kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Dergibi tüm katılımcılara açıktır. Ürün göndermeden önce Katılım Şartları'nı okuyunuz. Her türlü yazışma için Mesaj Formu kullanılmalıdır.
© 1999 - 2000 - 2001 - 2002 - 2003 - 2004 - 2005 - 2006 - 2007 - 2008 - Her hakkı saklıdır. - Dergibi |